Bir cezaevi bazen yalnızca duvarlardan ibaret değildir. Bazen hukukla insan arasına çekilmiş görünmez bir settir. Jandarma Genel Komutanlığı Beştepe Karargâhında 15 Temmuz’da yaşananlarla ilgili Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada yargılanan, olay tarihinde iç denetmen olarak görev yapan Jandarma Bakım Binbaşı Osman Tuş’un anlattıkları da tam olarak buradan başlıyor: Kapalı kapıların ardında yalnızca özgürlüğün değil, hukukun da yarım saatlik periyotlara bölündüğü bir yerden. Mahkeme salonunda kendisini yargılayan heyetin yüzüne ayna tutuyor adeta Binbaşı Tuş ve tek tek şu şekilde sıralıyor bu süreçte maruz kaldığı hukuksuzlukları:
Cezaevi ihlalleri
“Avukat görüşleri… Gardiyanlar, kameralar, mikrofonlar. Yetmedi; yakaya takılan bir mikrofon daha. Savunma hakkının, “güvenlik” gerekçesiyle dinlendiği bir ülkede, adaletin fısıltıyla bile konuşamadığına tanıklık ediyoruz. Evrak alışverişi sınırlı. Telefon, açık ve kapalı görüşler yarı yarıya kesik. Eğitim, kitap, Kur’an… Dilekçeler yazılıyor, cevap yok. Ailesi Ankara’da, davası Ankara’da; kendisi keyfi bir kararla Kandıra’da. Katillerin, tecavüzcülerin yararlanabildiği sosyal ve sportif faaliyetler ona yasak. Ceza, hükümden önce başlıyor.” [1]
Ama asıl mesele cezaevi koşulları değil. Asıl soru şu: Nasıl yargılandık?
“Bir ülkede Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun, tahliye kararları öncesinde ‘danışılması gerektiği’ yönünde talimat verdiği iddiası varsa; cumhurbaşkanının, bakanların, yetkililerin, görülmekte olan davalar için tarih vererek ‘ne zaman biteceğini’ açıkladığı bir ortamda yargı bağımsızlığından söz edilebilir mi?
Ağır ceza mahkemeleri delille konuşur. Konuşmalıdır. Suç sabit değilse beraat verir. Fakat burada, bir sanık yaşadıklarını anlatıyor; karşısında şu cümleyle karşılaşıyor: ‘Belli ki aksi yönde delil yok ama sana neden inanalım?’ Bu, hukuk değildir. Bu, masumiyet karinesinin alenen inkârıdır. Ceza yargılaması bir münazara kulübü değildir. İnançlar, duygular, ideolojiler değil; deliller konuşur.” [1]
Bu ne “Yaman” çelişki!
4 Aralık 2017 tarihli duruşma…Piyade Er Hayri Kocaçınar ifade veriyor. Konu, Piyade Üsteğmen Mehmet Kürşat Yaman’ın ateş açtığı iddiası. Şimdi konu ile ilgili şahsın mahkemedeki beyanlara bakalım:
“ÜYE HAKİM: Beyanında demişsin ki, Mehmet Kürşat Yaman, Hüseyin Kartal’ı çağırarak silahını getirmesini istedi, Hüseyin’in silahı getirmesi üzerine yaklaşan vatandaşlara ateş ettiğini gördüm, vatandaşların üzerine doğru mu ateş etti?
HAYRİ KOCAÇINAR: Vatandaşlar yolun karşı tarafındaydı bizim yanımıza yaklaşamıyordu zaten, çok silah sıkıyorlardı hem jandarmaların girdiğimiz nizamiyenin içinde de ateş eden vardı, vatandaşlar yaklaşamıyordu o da o tarafa doğru ateş ediyordu. Hüseyin Kartal’dan silahını istedi.
ÜYE HAKİM: Havaya mı, vatandaşların üzerine doğru mu?
HAYRİ KOCAÇINAR: Üstüne doğru ateş ediyordu, havaya değil.
ÜYE HAKİM: Ne kadar ateş etti?
HAYRİ KOCAÇINAR: Baya bi ateş etti ben ateş ettiğini gördüm.” [2]
Kocaçınar, ısrarla ‘vatandaşlara ateş edildiğini’ söylüyor. Mahkeme başkanı üç, üye hâkim bir kere soruyor, sanık ısrarla Kürşat Yaman’ın vatandaşlara ateş ettiğini söylüyor. Ancak heyet kulaklarını kapatmayı tercih ediyor.
Öyle ki bir ara devreye müşteki avukatı Hayrettin Bıyıklıoğlu giriyor: “Başkanım bu Kürşat Yaman’ın ateşi ile ilgili olarak orayı bi netleştirsek; halkın mesafesi ne kadardı yola attığında ?” [3] diye soruyor. Sanki mermi yetişmeyecekse halkın üzerine ateş etmesinde bir sakınca yokmuş gibi.
Bu konuda Osman Tuş’un iddiasını destekleyen benzer ifadeler yer alıyor dava dosyasında. Piyade Er Anıl Keleş soruşturma aşamasında:
“…Beytepe’de bulunan Jandarma Genel Komutanlığı’nın lojmanlarına gittik, orada bir müddet bekledik, yarım saat geçtikten sonra sivil vatandaşlar geldi, bize bağırmaya başladı, toplandılar bu sırada Piyade Üsteğmen Kürşat Yaman kuleci Piyade Er Murat Çakan’a hitaben ‘yere doğru ateş aç topluluk dağılsın’ diye emir verdi ancak kuleci mühimmatı yerleştiremedi ve ateş edemedi.” [4] şeklinde ifade veriyor ancak Kürşat Yaman kaynağı belirsiz(!) dokunulmazlık zırhının sağladığı koruma ile diğer sanıklardan ayrılıyor.
Aynı konuda Jandarma Kurmay Albay Erkan Öktem bilirkişi heyetinin düzenlediği raporun adalet ve hakkaniyetten ne kadar uzak olduğunu anlattığı kısımda: “Olay yeri inceleme raporunda şöyle diyor sayın başkanım, 1 ve 3 nolu iki zırhlı araçtan ateş edildiği, 2 numaranın da Jandarma Genel Komutanlığı A nizamiye bölgesi olduğu ifade ediliyor. 2 numaralı atış olan bölgede bir zırhlı araç daha var. Bilirkişi heyeti ondan da hiç bahsetmiyor, devam edelim. Şimdi raporla olay yeri çelişiyor. 1 nolu ve 3 nolu atış bölgelerinden, zırhlı araçtan hiç bahsetmemesi tarafsız olmadığını gösteriyor. 2 numara ile belirtilen bölgede bulunan bir adet zırhlı aracın görmezden gelinmesi ise, koca zırhlı aracı görmemeleri devrim niteliğindedir başkanım. Bu zırhlı araçla tahliye ettiğiniz üsteğmen Kürşat Yaman’ın olması da bilirkişilerin birilerini korurken masumları suçlamaktan çekinmediğini gösterir. Bu bilirkişi heyetinin tarafsız olmadığını gösterir.” [5] diyerek hakikatlerin bile isteye karartıldığını göz önüne seriyor.
Sonuç?
Hakkında vatandaşlara ateş ettiği yönünde ısrarlı beyanlar bulunan, zırhlı araçlarla Mamak’tan Beştepe’ye gelen Mehmet Kürşad Yaman, 1 Şubat 2018’de tahliye ediliyor. Öte yanda, hiçbir cebir ve şiddete karışmamış, yalnızca işyerine gelip sabaha kadar kalan yüzlerce insan tutuklu yargılanıyor. Sorun tahliye değil; sorun adaletsizlik. Yargılama sonucunda henüz kıta vazifesine dahi çıkmamış kursiyer teğmenler dahi, sadece Beştepe Karargahında bulundukları için müebbet hapis cezalarına çarptırılırken, Kürşat Yaman tutuksuz yargılandığı davada, hakkında tanık ve sanıklarca dile getirilen ve yargılayanlar için en önemli karine olan “halka ateş etme” iddiası olmasına rağmen “Anayasal Düzeni Değiştirmeye Teşebbüs”ten değil bu suça yardım etme suçundan hüküm kuruluyor. Sanki elde bir liste var ve o listeye göre karar veriliyor. Derdimiz kimsenin daha ağır cezalar alması değil, hakkın yerini bulması. Bu kararda adaletin zerresi bulunamıyor.
Osman Tuş’un notlarından devam ediyoruz:
“Duruşma salonlarında sanıklara ‘isyancı’, ‘hain’, ‘terörist’ deniyor. Savcı iddianamede bu dili kullanıyor; heyet ses çıkarmıyor. Bir mahkeme başkanı, tanık sorgusunda ‘Jandarma genelde FETÖ’cülerin elindeydi’ diyebiliyor. Nereden biliyor? Fişleme listesi mi var? Hukukçunun dili bu mudur?
Sanıklar savunma yaparken müştekiler ve avukatları tarafından hakarete uğruyor. Etkin savunma hakkı fiilen engelleniyor. Heyet izliyor. Yıllarca ülkenin en ücra köşelerinde görev yapmış, aralarında gaziler bulunan insanlara ‘hain’ deniyor. Kanımızı, terimizi akıttık vatan için, sen neyi akıttın?” diye soruyor Osman Tuş haysiyet cellatlarına.“Sen neyi akıttın?” [1]
“Bir üye hâkim, ‘terörist darbeciler’ ifadesini kullanıyor. Hukuk literatüründe böyle bir kavram var mı? Darbe yapan IŞİD’li gördünüz mü? PKK’lı? Sonra sizin kaç devre arkadaşınız şehit oldu. Siz hiç terörist gördünüz mü? Lami cimi yok. Allah teröristin de, hainin de isyancının da belasını versin. Ama ben ve silah arkadaşlarım değilsek bize isyancı, hain, terörist diyenin de Allah belasını versin.” [1] diyerek meydan okuyor Tuş hükmü verecek olanlara ve tüm önyargılara.
Savunma hakkı…
Saymakla bitmeyen ihlaller içerisinden sanıklara tanınan savunma süreleri ile ilgili olarak Tuş: “Yüzlerce insanın öldürülmesi ile suçlanıyorsunuz; size tanınan süre dört saat. ‘Önemlileri oku, gerisini yazılı ver’ deniyor. Oysa tek bir kişiyi rehin almakla suçlansanız bile, saatlerce konuşma hakkınız olmalı. Bu karar vicdanla mı alındı? Sanıklar, savunma yapsalar da ağır cezalar alacaklarını bilmiyor mu sanıyorsunuz?” [1] diyerek mevcut rejimin adalet mekanizmasından beklentisizliklerini sorumluların yüzlerine karşı çekinmeden dile getiriyor. İddia makamı da alıyor Binbaşı Osman Tuş’un kendinden emin meydan okumalarından nasibini: “Savcı mütalaasında ‘askeri komutanlığı gasp etti’ diyor. Gasp mı? Orası sanığın karargâhı. Gaspçı aranıyorsa, hepsi dışarıda. Kim olduklarını herkes biliyor. Savcının görevi, gücü yetiyorsa, soruşturma açmak.” [1] Hedef belli, beklenti açık, sonuç malum!
Son çağrı: Adil olun!
Osman Tuş savunmasının sonunda, mahkeme başkanına dönüp şu teklifi yapıyor:
“Yakın gemileri. Artık hakkaniyetli karar verin, sonra bırakın ne olursa olsun. Gelin yanımıza. Koğuşlar dolu ama olsun; yatağımı size veririm, yerde yatarım. Yeter ki dik durun.” [1]
Bu bir meydan okuma değil; bu, çaresizliğin içinden çıkan bir onur çağrısı.
Bu yazı zamana düşülen bir kayıttır. Bir mağdurun, ‘benim başıma gelenler’ diye anlattıklarının, bir gün bu ülkenin vicdanına sorulacak sorulara dönüşmesidir. Çünkü adalet, sustuğu yerde çürür. Ve bazen bir köşe yazısı, o sessizliği kayda geçirmekten başka bir şey yapamaz.
Kaynaklar:
[1] Osman Tuş’un Esas Hakkındaki Mütaalaya Karşı Savunması
[2] Hayri Kocaçınar’ın Savunmasının 13.01.2020 tarihli SEGBİS Çözüm Tutanağı, Sayfa 3
[3] Hayri Kocaçınar’ın Savunmasının 13.01.2020 tarihli SEGBİS Çözüm Tutanağı, Sayfa 7
[4] 2017/30 Esas Sayılı Dosya İddianamesi, Sayfa 460
[5] Erkan Öktem’in Delillere Karşı Savunmasının 10.06.2019 tarihli SEGBİS Çözüm Tutanağı, Sayfa 12