15 Temmuz 2016 sonrasında Türkiye genelinde başlatılan operasyonlar, yalnızca bir yargı süreci olarak kalmadı; toplumun geniş kesimlerini etkileyen ağır hak ihlallerinin de başlangıcı oldu. O dönemde gözaltı merkezlerinden yükselen işkence ve kötü muamele iddiaları, Türkiye’nin yakın tarihine karanlık bir kayıt olarak geçti. Bu karanlığın tanıklarından biri de T. G. idi. Onun anlattıkları, hukukun askıya alındığı günlerde yaşananları bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
Hukuksuz Gözaltı ve Ahıra Götürülme
Mağdurun anlatımına göre, 16 Temmuz 2016 sabahı kendisi ve beraberindeki personel, herhangi bir savcılık kararı gösterilmeden, adli kolluk yetkisi bulunmayan kişilerce gözaltına alındı. Yasal usullere uygun yürütülmeyen bu işlem sırasında mağdur ve beraberindeki personelin elleri ayakkabı bağcıklarıyla arkadan bağlandı. Bu şekilde otobüslere bindirilen grup, Ankara’daki Şehit Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan Atlı Polis Eğitim Merkezi’nin ahırına götürüldü. Orada yaşananlar, özgürlükten mahrum bırakılmanın ötesinde, insanlık onurunu hedef alan bir muameleye dönüştü:
“Hiçbir gözaltı kararı tebliğ edilmeden, adli kolluk görevlisi olmayan kişiler tarafından otobüslere bindirilerek Beştepe’deki bir ahıra götürüldük. Orada insanlık onuruna yakışmayan hakaret, işkence ve kötü muamelelere maruz kaldık. Ellerimiz önce ayakkabı bağcıklarıyla, ardından plastik kelepçelerle bağlandı. Üzerimizdeki kıyafetler çıkarıldı; çıplak hâlde, duvara dönük şekilde diz çöktürüldük. Kafalarımızı kaldırmamız yasaktı. Zemin buğday kabukları ve at pislikleriyle kaplıydı; yerde açık bırakılan hortumdan, hayvanlara verir gibi bize de su veriliyordu. İki gün boyunca yiyecek verilmedi. Uyumamamız için sık sık bağırıyor, ayağa kaldırıp tekrar diz çöktürüyorlardı. Tuvalet ihtiyacı için dışarı gönderilenlerin elleri arkadan bağlıydı; bu da tuvaleti giysilerine yapmak anlamına geliyordu. Bu manzarayı karşıdaki binalardan insanlar da görüyordu; bizim yaşadıklarımıza şahit oldular.”[1]
Aşağılama, Açlık ve Zorla Kayıt Altına Alınan İfade
Ahırda geçirilen günler, aşağılayıcı muamelenin sistematik bir hâl aldığını gösteriyordu. Bu süreçte mağdura yönelik fiziki şiddet, psikolojik baskı ve aç bırakma yöntemleriyle iradesi kırılmaya çalışıldı; ikinci gün yapılan sözde tıbbi muayeneler de yasal denetimden yoksundu:
“İkinci gün, yan yana dizilmiş masalarda oturan doktorların önüne çıkarıldık. Yanımızda yelekli polisler vardı. Konuşmamıza izin verilmedi; küfür ve hakaretlerle içeri gönderildik. Doktorlar ve hemşireler yaşananlara şahitti. O akşam ahırın pencereleri açık bırakıldı; çıplak hâlde birbirimize yaklaşarak ısınmaya çalıştık. Gecenin ilerleyen saatlerinde bizi otobüslere bindirip Polis Akademisi’ne götürdüler. Bahçedeki halı sahada, ellerimiz arkadan kelepçeli, çıplak ve başımız önde diz çökmüş hâlde sabaha kadar beklettiler. Sabah olduğunda spor salonuna alındık; orada da darp, küfür ve hakaret devam etti. Bizim için yemekler yere fırlatılarak dağıtıldı; açlıkla sınandık. Ardından bana kıyafetlerimi giymemi, ifade vereceğimi söylediler. Sivil olarak gözaltına alınmama rağmen, asker pantolonu ve gömleğini ters giydirerek odaya götürdüler. İfademi polis yelekli sivil bir kişi aldı. Avukat vardı ama uykuluydu; neredeyse hiç müdahale etmedi. İfadem bana da avukatıma da okutulmadan imzalatıldı. Ne yazdıklarını bilmiyorum; sadece oradan kurtulmak istiyordum.”[1]
Cezaevine Sevk ve Bitmeyen Şiddet
Gözaltı merkezinde başlayan kötü muamele cezaevinde de sürdü. Cezaevine kabul ve kayıt işlemleri sırasında dahi fiziksel şiddet uygulandı. Hukuki sürecin cezalandırma amacına yöneldiği bu aşamada, mağdurun direnci tamamen kırılmıştı:
“Cezaevine getirildiğimizde kayıt işlemleri sırasında sivil biri tarafından sorgulandım. O kişi, terör örgütü üyelerinin haklara sahip olduğunu ama benim olmadığımı söyledi. Odadan çıkınca beş infaz koruma memuru geldi. Kapıyı kapattılar, içlerinden biri ‘hıncımı alamıyorum lan ben’ diyerek yüzüme tokat attı. Ardından tekme, yumruk, küfür… Kaburgama aldığım darbe yüzünden bir ay sağ tarafıma yatamadım. İlk hafta bana yatak, battaniye verilmedi. 15 gün boyunca ailemle görüştürülmedim. Ailemin gönderdiği eşyalar gelene kadar, demir yatağın soğuk iskeleti üzerinde uyumaya çalıştım. Bu yaşananlara hukuk denilemez; bu işkencedir, bu bir insanlık suçudur.”[1]
Adaletin Askıya Alındığı Bir Süreç
Yaşananlar, yalnızca bireysel bir kötü muamele örneği değil, sistematik bir işkence düzenine işaret ediyordu. Hukukun temel ilkeleri göz ardı edilerek yürütülen bu süreçte masumiyet karinesi bütünüyle yok sayıldı; insanlar daha yargılanmadan suçlu ilan edildi ve ağır işkencelere maruz kaldı. Tıbbi denetimlerin işlevsiz kılınması, avukat erişiminin kâğıt üzerinde kalması ve delil zincirinin koparılması, hukuk devleti ilkesinin fiilen askıya alındığını gösteriyordu.
Bu olaylar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesinde güvence altına alınan “işkence ve kötü muamele yasağı”nın açık bir ihlali niteliğindeydi. Bu madde mutlak niteliktedir; savaş, olağanüstü hâl veya güvenlik gerekçesiyle dahi sınırlandırılamaz. Yaşananlar, bu mutlak yasağın nasıl yok sayıldığını ve kurumların suskunluğunun işkenceyi nasıl görünmez kıldığını ortaya koyuyordu.
Sonuç ve Değerlendirme
Mağdurun ifadesi, 15 Temmuz sonrasında gözaltı süreçlerinde yaşanan ihlallerin münferit olaylar olmadığını; sistematik bir cezalandırma politikasının parçası hâline geldiğini açıkça ortaya koyuyor. Bu tanıklık, hukukun askıya alındığı bir dönemde devletin kendi yurttaşına nasıl davrandığını göstermesi bakımından büyük önem taşıyor.
İşkence bir insanlık suçudur ve hiçbir koşulda meşrulaştırılamaz. Bu tür suçlarda zaman aşımı yoktur; emir verenler, uygulayanlar ve sessiz kalanlar, adaletin bir gün mutlaka tecelli edeceği gerçeğinden kaçamayacaktır.
Mağdurun ifadesinin sonunda söylediği şu söz, yaşananların özünü özetliyor:
“…Bu yaşananlara hukuk denilemez; bu işkencedir, bu bir insanlık suçudur.”
Bu cümle, yalnızca bireysel bir haykırış değil, insanlığın vicdanına yöneltilmiş evrensel bir çağrıdır. Adalet, ancak hakikatin üzerindeki karanlık kalktığında yeniden anlam bulacaktır.
Kaynaklar:
[1] T. G.’nin 23. Ağır Ceza Mahkemesindeki Savunmasında Verdiği Beyanları