“Devletlerin refahı, parayla değil, adaletle ölçülür.” – Konfüçyüs

Avukat Eşliğinde Alınan İfade Gerçekten Güvenilir mi? 15 Temmuz’dan Bir Kesit

Avukat Eşliğinde Alınan İfade Gerçekten Güvenilir mi? 15 Temmuz’dan Bir Kesit

15 Temmuz sonrasında yürütülen soruşturmalarda, emniyette alınan ifadelerin niteliği ve bu ifadelerin yargılama süreçlerinde nasıl kullanıldığı önemli tartışma alanlarından biri hâline geldi. Emniyette günlerce süren kötü muamele, işkence edilerek ve günlerce aç bırakılarak  alınan ifadeler, gözaltındaki askerlerin hem fiziksel hem de zihinsel dirençlerini zayıflattı. Emniyette alınan bu ifadelerin müdafi huzurunda alınmasına rağmen, bazı bölümlerin kişilerin kendi beyanı olmadığı hâlde “kopyala–yapıştır” yöntemiyle eklendiği veya önceden hazırlanmış bir kurgunun parçası olabileceği yönünde ciddi şüpheler bulunuyor.

Aşağıda yer alan metin, Jandarma Okullar Komutanlığı davasında yargılanan bir teğmenin emniyette alınan ifadesine sonradan eklenen ve kendisine ait olmadığını mahkemede beyan ettiği kısımla ilgilidir. Kopyala–yapıştır ya da kurgu bir bölüm olup olmadığı bilinmemekle birlikte, E. E.’nin 20. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yaptığı açıklamada, emniyet ifadesinin ilgili kısmının kendi beyanı olmadığını özellikle ifade ettiği görülmektedir. Mahkemede verdiği beyan ise şu şekildedir:

“Emniyette vermiş olduğum ifadenin 3. sayfasında, Bizim nizamiyeye gittiğimizde Ankara İl Jandarma Komutanının, nizamiyede bulunan binbaşı ve üsteğmen tarafından gözaltına alındığını duydum. Nizamiyedeki nöbetçi personel dahi zorla tutuluyordu. Jandarma Teğmen E. G.’nin WhatsApp grubundan, bölük komutanımız Muhlis Koçak ve takım komutanımız Bahri Cordan tarafından mesaj geldiğini, bu mesajda yapılan eylemlerin kanuna aykırı olduğunu, yapılan işin apaçık bir darbe girişimi olduğunu, nizamiyeleri hemen terk etmemiz gerektiğini belirten komutanın mesajını bize ilettiğini öğrendim. Bu durumu, nizamiyedeki görevli yüzbaşıyla konuştuk. Yüzbaşı, nizamiyenin terk edilemeyeceğini, yaptığımız işin yasal olduğunu, sadece nizamiyenin emniyetini aldığımızı söyledi. Bunun üzerine oradan ayrılmak istedik. Yüzbaşı, tabur komutanını aradı. Tabur komutanı, herkesin yerinde bekleyeceği emrini bize bildirdi. Nizamiyelere giriş ve çıkışların, sıkıyönetim kuralları gereğince yasak olduğunu söyledi. Saat 06.00’da Türkiye genelinde sıkıyönetim ilan edileceğini, nizamiyede bulunan Mehmet Binbaşı söylediğinde biz yine ayrılmak istedik. Ancak kaçmak istediğimizde bizleri de vuracaklarını söylediklerinden, kaçamadık. Kaçmak istediğimizde bizleri de vuracağından, kaçamadık. şeklindeki ifade tarafıma ait değildir. Bu ifadenin, diğer ifadelerden kopyala–yapıştır yöntemiyle eklendiğini düşünüyorum, Hakim Bey.”[1]

Bu tür ifadeler, yalnızca bir delil unsuru olmanın ötesinde, kişinin tutuklanması ya da tutuksuz yargılanması yönündeki kararlarda belirleyici bir etkiye sahip olduğu gibi, mahkemeler tarafından tek delil olarak kabul edilip hükme esas alınarak ceza verilmesine de sebep olmuştur. Buna benzer bir durum, aynı yargılamanın gerekçeli kararında da görülmektedir. Aynı dosyada yargılanan E. G. isimli kursiyer teğmen aleyhine, şüpheli sıfatıyla etkin pişmanlık kapsamında ifade veren kişilerin kovuşturma aşamasında mahkemede tanıklıktan çekilmiş olmalarına rağmen, emniyette alınan ifadeler hükme esas alınarak cezalandırıldığı Jandarma Okullar Komutanlığı davasının gerekçeli kararına şu şekilde yansımıştır:

“Her ne kadar soruşturma aşamasında etkin pişmanlık hükümleri kapsamında itirafçı olan şüpheliler A. T. ve İ. P. kovuşturma aşamasında tanıklık yapmak istemediklerini beyan etmiş iseler de; soruşturma aşamasında alınan beyanlarının şüpheli sıfatı ile alınan beyanlar olduğu ve bu ifadelerinin müdafi eşliğinde usul ve yasaya uygun olarak alındığı, müdafi eşliğinde hukuka uygun olarak alınan beyanların mahkememizce hükme esas alındığı… bu haliyle sanığın eyleminin sübut bulduğu, yapılan yargılama, toplanan delillere göre, sanığın üzerine atılı eylemi gerçekleştirdiği kanaatine varılmakla, sanığın sabit olan eylemine uyan TCK nın 314/2, 3713 sayılı yasanın 5/1, TCK nın 58/9, 53, 63. maddeleri gereğince takdiren alt sınırdan cezalandırılmasına, karar vermek gerekmiş ve aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.”[2]

Sonuç ve Değerlendirme

Emniyet mensuplarınca Beytepe’de alınan emniyet tedbirlerinin, özel bir çaba ile darbe kapsamı içinde değerlendirilmesi için uğraş verildiği yönündeki şüpheler güçlendiği gibi, ifade alma aşamasında görevli emniyet personelinin hukuken tarafsız davranması ve beyanın hiçbir baskı veya zorlama altında alınmadığından emin olması da zorunludur. Aksi durumda, gerçeğe aykırı belge düzenleyen veya kişiyi iradesi dışında ifade vermeye zorlayan kamu görevlileri, TCK’nın 204. maddesi (resmî belgede sahtecilik), 257. maddesi (görevi kötüye kullanma) ve CMK’nın 148. maddesi (yasak sorgu yöntemleri) kapsamında doğrudan hukuki ve cezai sorumluluk altına girerler.

Aynı şekilde, ifade alma sürecinde hazır bulunan CMK avukatı, sadece prosedürü tamamlayan bir figür değil, müvekkilinin beyanının özgür iradeye dayandığından emin olmakla yükümlü bir hukuk garantörüdür. Avukatın bu yükümlülüğünü ihmal etmesi, hem mesleki etik hem de adil yargılanma hakkı açısından telafisi güç mağduriyetler doğurur. Bu ihmaller yalnızca bireysel hata değil, yargı sisteminde kökleşmiş bir denetim zafiyetinin de göstergesidir.

15 Temmuz Beytepe Jandarma Okulları davasında görüldüğü üzere, bazı sanıklar hakkında emniyette alınan ifadeler, mahkemede tanıklar tarafından geri çekilmesine rağmen hükme esas alınmıştır. Oysa Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre, kollukta alınan ifadeler, ancak hâkim huzurunda doğrulandığı takdirde hükme esas teşkil edebilir. Kişinin emniyette verdiği beyanı mahkemede reddetmesi hâlinde, bu ifade “tek başına” bir mahkûmiyet gerekçesi olamaz (CMK m. 148/4). Bu kuralın görmezden gelinmesi, “ikrarın baskı altında alındığı” yönündeki olasılığı hukuk açısından yok saymak anlamına gelir.

Üstelik bu ifadelerin çoğu, günler süren kötü muamele, yorgunluk ve aç bırakılma koşulları altında alınmış; ifade verenlerin muhakeme ve değerlendirme yetenekleri ciddi biçimde zayıflamıştır. Bu hâlde alınan beyan, özgür iradeyi yansıtmaz; dolayısıyla hukuken geçerli bir delil niteliği taşımaz.

Sonuç olarak, bu tür uygulamalar yalnızca bir sanığın kaderini değil, toplumun adalete olan güvenini de derinden sarsmaktadır. Adalet, yalnızca kanunların varlığıyla değil, o kanunların vicdanla uygulanmasıyla mümkündür. Gerçeğin samimi biçimde arandığı, görev sorumluluğunun bilinciyle hareket eden kamu görevlilerinin ve savunma makamının yükümlülüklerini hakkıyla yerine getirdiği bir düzende, adalet gerçekten var olur.


Kaynaklar

[1] E. E.’nun  20. Ağır Ceza Mahkemesinde  verdiği beyanı.

[2] Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 27.10.2020 tarihli gerekçeli kararı

Yazarın Tüm Yazıları

SON YAZILAR