15 Temmuz sonrasında yürütülen operasyonlar, hukukun sınırlarının belirsizleştiği, devlet gücünün denetimsiz kaldığı bir dönemin kapısını açtı. Bu süreçte birçok kişi, yasal güvencelerin fiilen askıya alındığı bir gözaltı düzeniyle karşı karşıya kaldı. C. Ç.’nin mahkeme huzurundaki beyanları, o dönemin karanlığını bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Bu yazı, mağdurun tanıklığını esas alarak, yaşananların görünmeyen yüzünü anlatmayı amaçlıyor.
Gözaltının Başlangıcı: Evden Alınış ve İlk Günler
C. Ç.’nin gözaltına alınma süreci, standart bir adli işlemin çok ötesinde; belirsizlik, baskı ve kötü koşulların iç içe geçtiği bir tabloyla başlıyor. Evde başlayan süreç, günler süren uykusuzluk, yetersiz beslenme ve insan onuruna aykırı koşullarla devam ediyor. Mağdur, daha ilk andan itibaren gözaltı koşullarının kasıtlı olarak insanı zayıf düşürecek bir yapıda kurulduğunu aktarıyor:
“28 Eylül 2016 tarihinde resmi kayıtlarda yer alan ikametgâh adresimden Ankara İl Emniyet Müdürlüğü ekiplerince gözaltına alındım. Toplam 8 günlük gözaltı sürecinden sonra 5 Ekim 2016 tarihinde Ankara 4. Sulh Ceza Hâkimliğince tutuklanarak cezaevine gönderildim. O tarihten itibaren tutukluyum. Ankara TEM Şubenin yeni yerleşkesi olan ve Milli Piyango Müdürlüğünden devralındığı söylenen yerde bulunan kapalı spor salonunda göz altında tutuldum. Öncesinde de bir gün Ankara Emniyetinde göz altında tutuldum. Yüz civarı şahısla beraber göz altındaydım. Günde iki öğün yemek verildiğine dair bir kâğıda imza attırılıyordu fakat kağıtta yemek veya kahvaltı olarak ne verildiği hiç yazmıyordu. Yemek olarak verilen küçük bir parça ekmek ve çok az miktarda, küçücük bir çocuğa bile yetmeyecek kadar az bir yemekti. Kahvaltı olarak yine küçücük bir ekmek ve küçük bir paket gıdaydı. Uyuduğumuz yer ise soğuk ve sert bir zemindi. Sadece incecik, pis kokan bir battaniye verilmişti. Bu battaniyeyi altımıza serip yatak mı yapacaktık yoksa üstümüzü örtüp Ankara’nın gece soğuğundan mı korunacaktık… Gözaltı sürecinde bilinçli olarak aç bırakıldık. Uyuyabileceğim bir ortam olmadığı için uykusuz bırakıldım. Bilinçli olarak vücut direncim kırıldı. Adli makamlar ve adli kolluk görevlileri tarafından maddi cebire, manevi ve psikolojik baskıya maruz kaldım.”[1]
Mağdurun anlattıkları, gözaltı sürecinin daha ilk aşamasında dahi Anayasa’nın temel güvencelerini ve CMK’nın insani koşulları korumaya yönelik hükümlerini tamamen dışarıda bırakan bir uygulama pratiğini ortaya koyuyor. Barınma, beslenme ve uyku gibi en temel ihtiyaçların dahi karşılanmaması, bir adli işlemin doğasıyla bağdaşmadığı gibi, kişinin iradesini zayıflatarak hukuken geçersiz beyanlara zemin hazırlayan bir ortam yaratıyor. Bu tablo, gözaltının amacının delil toplamak değil, fiziksel ve zihinsel direnci kırarak sorgu sürecini kontrol altına almak üzere kurgulandığını açıkça gösteriyor.
Sistematik Şiddet ve Sağlık Kontrolünün Etkisizleştirilmesi
Mağdurun yaşadığı gözaltı süreci yalnızca kötü koşullarla sınırlı değildi; ağır ve sistematik şiddet de bu sürecin merkezindeydi. Anlattıkları, işkencenin hem fiziksel hem de psikolojik yönlerinin eş zamanlı uygulandığını ortaya koyuyor. Özellikle sağlık raporlarının gerçeği yansıtmasının engellendiğini söylemesi, kurumsal bir mekanizmanın devrede olduğunu düşündürüyor:
“Emniyet görevlileri tarafından damacana ile vücudumun her yerine vuruldu. Hayati yerlerime tekmeler atıldı, yüzüme defalarca küfür edilerek tokatlar atıldı. ‘Şahsıma küfretmeyin, istediğiniz dayağı atın ama şahsıma küfür etmeyin’ dediğimde de ‘hem şahsına hem geçmişine hem ailene…’ diye başlayıp ömrümde ilk defa duyduğum küfürlere maruz kaldım. Bir şahıs, eşimin resmine baktığını söyledi… ‘Subayların eşleri hep güzel olur, tam tipimmiş zaten’ dedi. Bu sözü eden polisin yüzüne tükürdüm. ‘Utanmıyor musun?’ dedim. Bunun üzerine hepsi üzerime çullandı. Bayıltana kadar dövdüler. Her bayıldığımda ayıltıp tekrar dövüyorlardı. Bu durum günlerce sistematik şekilde devam etti.
Her doktor raporu almaya götürüldüğümde başımda emniyetten bir görevli oluyordu. Doktorun yanına girdiğimde o da yanımda giriyordu ve doktordan sağlam raporu alınıyordu. Spor salonunda alınan toplu raporlarda polisler başımızda bekliyordu. Korkumdan darp ve cebir izlerini gösteremiyordum; bir kere söylenmeye yeltendim, başıma neler geldiğini gördüm. Psikolojik çöküntümü ve yaşadığım manevi cebiri kayıt altına aldırabileceğim ne bir imkânım ne de bir gücüm vardı.”[1]
Bu bölümde aktarılanlar, gözaltı sürecinde şiddetin yalnızca uygulanmadığını, aynı zamanda sistematik biçimde görünmez kılındığını ortaya koyuyor. Sağlık raporlarının denetim mekanizması olmaktan çıkarılması, hem CMK’nın hem de İstanbul Protokolü’nün[2] açık hükümlerine aykırı bir şekilde, işkenceyi kayda geçmeyecek bir faaliyet hâline getiriyor. Bu yapı içinde fiziksel izlerin saklanması değil, ortaya çıkmasının engellenmesi esas alınmış; böylece uygulayıcıların cezasız kalmasını güvence altına alan fiili bir koruma kalkanı yaratılmıştır.
Aile Üzerinden Kurulan Baskı ve Zorla Yönlendirilen İfadeler
C. Ç.’nin anlattıkları, işkencenin fiziksel şiddetin ötesine geçtiğini gösteriyor. Baskı, ailesi üzerinden kurulan tehditlerle derinleşmiş ve süreç bir teslim alma mekanizmasına dönüştürülmüştür. Mağdur, yönlendirilen ifadelerin ve tehditlerin en ağır bölümünün bu aşamada yaşandığını ifade ediyor.
“En önemli olarak ailemle tehdit edildim. Yaşadığım tüm işkenceleri bir kefeye, ailemle tehdit edilmeyi diğer kefeye koysanız; ailemin olduğu taraf daha ağır gelir. Eşim arandı. Eşimle TEM Şubede görüştürüldüm. Eşimi o gün karşımda görünce, ne kadar ileri gidebileceklerini tekrar anladım. Eşime, bana dikte ettirilen hususları söylemesini istedim… Ellerinden kurtulmamız için söylediklerimi yapmasını istedim. Hiç tanımadığım sivil şahıslarla örgütsel irtibatlıymışım gibi ifadeler verdirildi. İçinde askerlerin bulunduğu uzunca bir liste gösterdiler… Meslekten tanıdıklarımı söyleyince onları da örgüt bağlantılı yazdılar. Bana meyveli bir içecek verdiler. İçtim. Bir süre sonra ne olduğunu hiç hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde tek kişilik hücredeydim. Dilekçe yazdığımı söylediler ama hatırlamıyordum. Nerelere götürüldüğümü, kimlere ne ifade verdiğimi sonradan öğrendim… 9 ay boyunca ifadelerde adı geçen kişilerin hayatında nelere mal olduğumu düşündüm; bu psikolojik yükle yaşamak zorunda kaldım.”[1]
Bu bölümde anlatılanlar, gözaltı sürecinde ailenin bir tehdit unsuruna dönüştürülerek baskının farklı bir düzeye taşındığını gösteriyor. Tehditler eşliğinde yönlendirilen ifadeler ve bilinç bulanıklığı içinde alınan beyanlar, CMK’nın iradeyi sakatlayan yöntemlere ilişkin güvencelerinin tamamen devre dışı bırakıldığını ortaya koyuyor. Bu tablo, sorgu pratiğinin gerçeği ortaya çıkarmaktan ziyade, kişinin direncini kırarak istenen anlatıyı üretmeye yönelen bir yapıya dönüştüğünü gösteriyor.
Sonuç ve Değerlendirme
C. Ç.’nin mahkeme huzurunda aktardıkları, bireysel bir acının ötesine geçerek, o dönemde yürütülen gözaltı uygulamalarının yapısal nitelikteki sorunlarını ortaya koyuyor. Fiziksel şiddet, aşağılanma, aile üzerinde kurulan baskı, sağlık raporlarının etkisizleştirilmesi ve yönlendirilen ifadeler; yalnızca etik ve insani açıdan değil, hukuk düzeni bakımından da ağır ihlaller içeriyor. Bu tablo, soruşturma süreçlerinin adli bir faaliyet olmaktan uzaklaştırıldığı, kişinin iradesini kırmaya yönelik bir mekanizmanın devreye sokulduğu bir dönemi gözler önüne seriyor.
Anayasa’nın 17. maddesi işkenceyi mutlak şekilde yasaklarken, CMK’nın 148. maddesi iradeyi sakatlayan her türlü yöntemi geçersiz sayıyor. Türkiye’nin tarafı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi ve işkenceyi belgelemeye ilişkin İstanbul Protokolü de gözaltındaki bireylerin fiziksel ve psikolojik bütünlüğünün korunmasını zorunlu kılıyor. C. Ç.’nin anlattıkları, bu güvencelerin hiçbirinin işletilmediği, bunun yerine sistematik bir biçimde devre dışı bırakıldığı bir uygulama pratiğini işaret ediyor.
Bu tanıklık, geçmişte yaşanan karanlık uygulamaların unutulmaması ve gelecekte adalet mekanizmasının yeniden sağlıklı şekilde inşa edilebilmesi için önemli bir kayıt niteliği taşıyor. Mağdurun şu cümlesi geleceğe bırakılmış bir adalet çağrısını içinde barındırıyor:
“Bu yaşananların bir gün hesabı sorulacak.”
Kaynaklar:
[1] C. Ç.’nin 10.07.2017 tarihli SEGBİS savunmasında aktardığı ifadeler.
[2] Birleşmiş Milletler, İşkencenin ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele ya da Cezanın Etkili Şekilde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi İçin El Kılavuzu (İstanbul Protokolü), 2004