“Devletlerin refahı, parayla değil, adaletle ölçülür.” – Konfüçyüs

İşkencenin Gölgesinde Hakikat: Zorla Alınan İfadelerin Reddi ve Adalet Arayışı

İşkencenin Gölgesinde Hakikat: Zorla Alınan İfadelerin Reddi ve Adalet Arayışı

15 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye genelinde yaşanan ve resmî söylemde “kalkışma” olarak nitelendirilen hadise, aslında devletin kendi ordusuna karşı uygulamaya koyduğu kapsamlı bir operasyon şeklinde cereyan etti. Terör tehdidine karşı yurt genelinde alınan tedbirler ile başlayan gece, çok önceden kurgulanmış bir darbe senaryosuyla birleşerek silahlı kuvvetler mensuplarına yönelik büyük bir tasfiye ve sindirme hareketinin başlangıcı oldu. 16 Temmuz sabahından itibaren ise bu senaryo, sadece görevden almalar ve tutuklamalarla sınırlı kalmadı; gözaltı merkezlerinde sistematik işkence, kötü muamele ve onur kırıcı uygulamalar da yeni dönemin olağan yöntemlerinden biri haline getirildi.

Bu sürecin tanıklarından biri de F. E.’dir. Gece boyunca muhtemel saldırılara karşı alınan emniyet tedbirlerini uyguladı, ancak sabah olduğunda darbe suçlamasıyla gözaltına alınarak önce Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Grup Komutanlığına, ardından TEM Şubeye götürüldü. Orada günlerce işkence ve kötü muameleye maruz kaldı.

Yakalama ve İlk Gözaltı Süreci

Mağdurun gözaltına alındıktan sonra yaşadıkları, dönemin en ağır insan hakları ihlallerini ortaya koymaktadır. İlk sorgulamadan itibaren hukuk kuralları hiçe sayılmış, insan onurunu zedeleyen yöntemlerle iradesi baskı altına alınmıştır. Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Grup Komutanlığı’ndaki sorgunun ardından altı gün boyunca TEM Şube’de tutulmuş, bu sürede sürekli tehdit edilmiş, aşağılanmış ve dirençsiz bırakılmak için sistematik baskıya maruz kalmıştır. Mağdur, mahkeme huzurunda bu süreci ayrıntılı biçimde şöyle anlatmıştır:

“…Gerek ilk gözaltına alındığım ve sorgulandığım Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Grup Komutanlığında, gerekse altı gün boyunca tutulduğum Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde ağır baskıya maruz kaldım. Psikolojik işkenceler, onur kırıcı hakaretler, insanlık dışı muameleler ve aşağılamalar sistematik biçimde sürdürüldü. Bana isnat edilen suçlamaları kabul etmem için, eşimin de gözaltına alınacağı söylendi; çocuklarımla ilgili tehditlerde bulunuldu…

Bilinçli olarak uygulanan yöntemlerle sürekli uykusuz bırakıldım, vücut direncim düşürüldü. Ağır hakaretlerle şahsiyetim hedef alındı, küçük düşürüldüm. Psikolojik baskılar ve insanlık dışı muameleler neticesinde hem ruhsal hem bedensel açıdan tükenmişlik seviyesine getirildim. Artık tek düşüncem, ‘O ortamdan nasıl olursa olsun kurtulmak,’ noktasına indirgenmişti…”[1]

TEM Şubede Erler Aracılığıyla Yapılan İşkenceler

Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde geçirilen günler, mağdurun yaşadıkları arasında en ağır ve sistematik insan hakları ihlallerinin yaşandığı dönem oldu. Burada polisler yalnızca kendileri doğrudan işkence yapmakla kalmamış, aynı zamanda şüphelileri erlere dövdürerek insan onurunu hedef alan yöntemler uygulamıştır. Bu yöntem, hem şüphelileri aşağılamak hem de rütbesiz askerleri suça ortak ederek baskı atmosferini derinleştirmek amacı taşımıştır. Dayak, küfür, kutsal değerlere hakaret ettirme ve organize edilmiş şiddet seansları, sorgulamanın olağan bir parçası haline getirilmiştir. Mağdur, mahkeme huzurunda bu safhada yaşadıklarını şu sözlerle anlatmıştır:

“Sayın Başkan, müsaade ederseniz TEM Şubede yaşadıklarımı biraz anlatmak istiyorum. Arkadaşlarımız kısmen değindi ama oradaki psikolojiyi herkesin bilmesi lazım. Orada bizim gibi şüpheli sıfatıyla bulunan erler vardı; mesela 28. Mekanize Piyade Tugayı’ndan gelen erler. Bizi onlara dövdürdüler. Ben ne kadar suçluysam ya da suçsuzsam, onlar da o kadar suçlu ve suçsuzdu. Ama bizi onlara dövdürdüler, bize küfür ettirdiler, mukaddesatımıza küfür ettirdiler.

Mesela on kişilik yeni bir grup gözaltına alınacağı zaman bunu hemen hissederdiniz. Polislerdeki hareketlenmeden anlardık. Önce beş on asker seçilirdi; bunlar yeni gelenleri dövmekle görevlendirilmiş erlerdi. İlk önce polisler devreye girerdi. Girişte duvara dizerler, vücudun en hassas ama en az iz bırakacak yerlerine coplarla on, on beş dakika boyunca vururlardı. Ardından bu kez erler sahneye çıkarılırdı. Polisler, rütbesiz askerlere ‘komutanlarına küfrederek’ şüphelileri dövdürürlerdi. İşte bize layık görülen muamele buydu.

Bu gözler bir orgeneralin, evladı yaşındaki bir er tarafından küfredilerek dövüldüğünü gördü. Aynı şekilde Gazi Üniversitesi’nde görevli akademisyenlerin, sivil şahısların bir uzman erbaş tarafından süründürülüp eziyet edildiğine şahit oldum. Bunu yaptıran polislerdi. O çocuk da şüpheliydi, ben de şüpheliydim. Onun ödülü neydi biliyor musunuz? Bir bardak çay… Devletin gözaltına aldığı sivil bir şahsa, başka bir gözaltındaki şüpheli aracılığıyla işkence yaptırıldı.

Geçen hafta televizyona bir haber çıktı: Maraş’ta bir adam köpeğini arabasının arkasına bağlamış, araba gidiyor, köpek sürükleniyor. Hepimiz acıdık, değil mi? Köpeğe acıdık ama bize orada o köpek kadar bile acımadılar. Sadece bize acımasalar neyse, çoluğumuza çocuğumuza da acımadılar; ağaç kabuğu yedirerek geçindirdiler.”[2]

Yargı Önünde Son Söz

Yaşadığı ağır baskı, işkence ve hukuksuzluklardan sonra mağdur, mahkeme huzurunda kendi iradesini ortaya koyan son sözlerini dile getirdi:

“26 Temmuz’da Sincan Cezaevi’ne getirildiğimiz gün, koğuşlarımız henüz belli olmamıştı. Otuz kırk kişiyle birlikte “kreş” denilen yerde bekletildik. Öğlene doğru bize yalnızca ikişer ekmek dağıtıldı, başka hiçbir şey verilmedi. Su dahi yoktu; çeşmeden akan şebeke suyunu içmek zorunda kaldık. O an kendi kendime, ‘Ben burada hayatımı geçiririm, yeter ki tekrar TEM Şubeye geri göndermesinler,’ dedim.

Bana sürekli, telkin ve dikte edilen şekilde ifade verirsem adli kontrol şartıyla serbest bırakılacağım söylendi. CMK 148’e aykırı usullerle alınan ifademi hiç okumadım. İşkenceler ve insanlık dışı muameleler nedeniyle, okusam dahi ne yazıldığını anlayacak idrak ve şuura sahip değildim. Anlasam bile, bunların bana ait olmadığını söyleyecek cesaret, irade ve mecali bulamadım.

Sonuç olarak, bana yöneltilen suçlamalarla ilgili olarak özgür irademe dayanmayan; kötü muamele, işkence, cebir ve tehdit altında, bedensel ve ruhsal müdahalelerle zorla alınan soruşturma ifadesini bütünüyle reddediyorum. Şu an vereceğim ifadenin geçerli sayılmasını talep ediyorum. Yakalama, gözaltına alma ve ifade alma yönetmeliği; Ceza Muhakemesi Kanunu; Anayasa; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi; Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin evrensel hükümleri ihlal edilmiştir.”[3]

Sonuç ve Değerlendirme

Mağdurun sözleri, 15 Temmuz sonrasında gözaltı süreçlerinde yaşanan ağır insan hakları ihlallerinin yalnızca bireysel bir tanıklık değil, sistematik bir uygulamanın parçası olduğunu göstermektedir. İşkence yapanların uzun yıllar boyunca korunduğu ve cezasız bırakıldığı bilinse de, işkencede zaman aşımı yoktur. Bu suçları işleyenler, emir verenler ve göz yumanlar, adaletin gerçekten ve düzgün işlediği bir gün mutlaka yargılanacaklardır. Bu beyanlar, hukukun ve adaletin işkence ve zorla alınan ifadeler üzerine kurulamayacağını hatırlatmakta; aynı zamanda dönemin karanlık yüzüne ışık tutmaktadır.


Kaynaklar

[1][2][3] Mağdurun Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesindeki Savunmasında Verdiği Beyanları

Yazarın Tüm Yazıları

SON YAZILAR