“Devletlerin refahı, parayla değil, adaletle ölçülür.” – Konfüçyüs

Sistematik Şiddetin Gölgesinde: İşkence Mağduru Bir Subayın Adalet Arayışı

Sistematik Şiddetin Gölgesinde: İşkence Mağduru Bir Subayın Adalet Arayışı

Türkiye’nin 15 Temmuz 2016 sonrasındaki ilk ayları, yalnızca bir darbe girişiminin bastırılma süreci değil; hukuk düzeninin, vicdanın ve devletin meşruiyet sınırlarının test edildiği bir dönem olarak tarihe geçti. Bu atmosferde yürütülen soruşturmalar, kısa sürede yargısal bir çerçevenin dışına taşarak kontrolsüz şiddetin ve keyfi gözaltıların zemini hâline geldi.

O dönem yaşananları, bugün hâlâ birer söylentiden öteye taşıyan en önemli kaynaklar, mağdurların bizzat kendi tanıklıklarıdır. Bu tanıklıklardan biri, C. K.’nın 10 Temmuz 2017 tarihli SEGBİS savunmasında yer aldı. Mağdurun ifadeleri, yalnızca bir subayın maruz kaldığı işkenceleri değil; bir dönemin vicdanını anlatmaktadır.

İşkenceyle Başlayan Teslim Alma Süreci

Gözaltı süreci mağdur için hukuki bir işlem değil, şiddetle başlayan bir teslim alma ritüeliydi. Onun ifadesiyle:

“Ankara Emniyet Müdürlüğü iç bahçeye gittik. Burada yüzlerce sivil ve üniformalı polisin oluşturduğu yaklaşık 50 metre bir koridor vardı. Sağlı sollu dizilmişlerdi; biz ellerimiz arkadan bağlı, kafamız aşağıya eğik şekilde giderken tekme, tokat, yumruk, küfürler eşliğinde bizi o koridordan içeriye kapalı spor salonuna soktular. Kapalı salona girerken kolumdan tutan polise ben ‘darbeci değilim’ diye bağırdım. Bunun üzerine beni kenara çekti, farklı rütbeli yaklaşık 5-6 polis etrafımı sardı. Yaşadığım olayları anlattım, cep telefonumu incelediler, Facebook paylaşımımı anlattım. Size nasıl anlatıyorsam onlara da aynı samimiyetle anlattım. Ve beni TEM Şubeye çekerek o gün yaşanan Okullar Komutanlığı’ndaki olaylarla ilgili biraz daha bilgi aldılar ve öğlenden sonra beni serbest bıraktılar. Gittim mesaiye tekrar, ertesi gün Albay Veli Tire’nin yanına gittim, kendisine yaptığının yanlış olduğunu bizzat yüzüne söyledim. Ne olduysa bir gün sonra benim serbest kalmamdan rahatsız olacaklar ki bu sefer açığa alınma listesinde adımı gördüm. Tabanca teslimine gittiğim esnada, Albay Nuh Köroğlu tarafından —Albay Veli Tire ile telefonla görüştükten sonra— ellerim yeniden bağlandı ve herhangi bir gözaltı belgesi tanzim edilmeden hukuksuz şekilde tekrar TEM Şubeye götürüldüm.”[1]

Mağdurun ifadesi, devlet gücünün yargısal denetimden tamamen koptuğu bir tabloyu göstermektedir. Hukuk, yerini korkuya ve cezalandırma refleksine bırakmıştı.

“Bu sefer tabii öyle kolay kurtulamadık oradan. Derdimizi anlatacak kimse de olmadığından, dinlemediklerinden dolayı yine tekme, cop, yumruk… Tam olarak göremedik, kafamız aşağıdaydı ama belki demir, belki plastik, anlamadığım birçok şeyle sırayla vuruyorlardı. Yorulan sıraya geçip darp etmeye devam ediyordu. Bir sistematik işkenceye burada tabi tutulduk. Kaburgalarımdaki zedelenme nedeniyle nefes alamadığım için, spor salonunun yaklaşık 5 metre karşısında bulunan revire gittim; orada yaralı olduğunu tahmin ettiğim askerler vardı. Doktor, ‘Senin tedavini şu an yapamayız, röntgen çekecek bir durumumuz yok, sabahı bekleyeceksin’ dedi. Sandalyede oturup beklerken yarı baygın hâlde bir süre daha zaman geçti. Bu sırada karşıda bulunan kapalı spor salonunun kapısı açıktı, oradaki yaşananları görüyordum. Bir kez daha insanlığımdan utandım. İnsan olarak çünkü içeride yüzlerce insanın, ki çoğunun asker olduğunu tahmin ediyorum, tanıdığım insanlar da vardı; bunların iç çamaşırlarıyla tutulduğunu, elleri arkadan bağlı bir şekilde oturtulduğunu ve her gelen insanın üstleri yırtılarak işkenceye tabi tutulduğunu, dayak atıldığını ve bağırtı iniltiler eşliğinde içeriye sokulduklarını gördüm. Dediğim gibi insan olarak bir kez daha utandım.”[1]

Uykusuzluk, Açlık ve Tehdit ile Çözülen İrade

İlk günlerin fiziksel şiddetinden sonra gözaltı süreci, sistematik bir psikolojik baskıya dönüştü. Uyutmama, aç bırakma, aşağılama ve tehditlerle askerlerin iradeleri kırılmaya çalışıldı:

“Bu zamana kadar hiç bu kadar onur ve gururum incinmedi, insanlık haysiyetim ayaklar altına alınmadı. Gözaltı sürecim tam bir kabustu benim için. Polisler ve birçok görevli benden bilgi almaktan ziyade aşağılama, hakaret, eşimi, ailemi, şahsımı tehditler, fiziki şiddet, yorma, korkutma, sindirme gibi kötü muamelelere başvurarak benden bilgi değil, adeta intikam ve hırslarını almaya çalıştılar ve tüm kinlerini kustular bana, aileme ve tüm kutsal değerlerime. Sinkaflı küfürlerle saldırıp beni aşağıladılar, psikolojimi altüst ettiler. Uykusuz kaldım üç gün kadar; uyku apnesi rahatsızlığımdan dolayı solunum cihazım olmadığı için uyuduğumda ölürüm korkusuyla uyuyamadım. Üç gün boyunca uykusuz kaldım, aç bırakıldım. Gözaltı süresi boyunca bir küçük ekmek parçası ve küçük bir reçelden başka hiçbir yiyecek verilmedi. Açlıktan ölmedik ama ne beynimizi ne de vücudumuzu dinç tutacak, enerji verecek yiyeceklerden mahrum bırakıldık. Verdiklerini de hayvanın önüne atar gibi attılar. Onurumuzu ve gururumuzu kırarak yaptılar…”[1]

Kolluk sorgularında, avukatın susturulması ve tehditlerin sürekliliği, sürecin hukuktan tamamen koptuğunu göstermektedir:

“Bana ‘Ömür boyu hapiste kalacaksın, eşin de işten atılacak, çocukların ortada kalacak’ şeklinde tehditler ettiler. Avukatım bir ara ‘Lütfen memur bey, duygularınızı işin içine karıştırmayın, sadece maddi olgularla ilgili soru sorun’ dedi. Bunun üzerine polis avukata bağırdı, onu susturdu. Baro avukatım korktu, sindi, bir daha konuşamadı. O andan itibaren tamamen yalnızdım. İfadem bu baskı altında alındı. Sağlık raporu için doktorlara morluklarımı gösterdim ama yazamadılar; TEM’cilerin günahına ortak oldular.”[1]

Savcılık aşamasına gelindiğinde mağdurun direnci tamamen kırılmıştı:

“Savcı, ‘Eşin öğretmenmiş, onu da işten attıracağız, çocukların ortada kalacak’ dedi. Artık dayanamadım, sinirden titremeye başladım. ‘Adil olun, eşimin ve çocuklarımın ne suçu var?’ dedim. O da bağırdı. Artık ne söylerlerse evet demeye başladım. ‘Silah aldın mı, hücum yeleği giydin mi?’ dediler, hepsine evet dedim. O kadar baskı altındaydım ki, helikopter kullandın mı deseler ona da evet diyecektim.”[1]

Bu sözler, bir beyanın nasıl işkence altında imzalanmış bir itirafa dönüştüğünün en açık göstergesi olarak kayıtlara geçti.

“İşkence yapılanın onuru zedelenmez; işkence yapanın onuru zedelenir.”

Mağdur, ifadesinin sonunda işkenceyi yalnızca fiziksel bir acı olarak değil, ahlaki bir sınav olarak değerlendirmektedir. Onun şu cümleleri, insan onurunun evrensel anlamına bir çağrı niteliğindedir:

“Bir insan bilerek ve isteyerek insan onuruna zarar veriyorsa, kendi onuru zedelenir. İşkence yapılanın onuru zedelenmez; işkence yapanın onuru zedelenir. Eli kolu bağlı bir insana, teslim olmuş veya hiçbir elinden imkân gelmeyen bir insana kendi iradesiyle insanlık dışı muameleyi yapan, işkence eden bir insan insanlık onuruna zarar vermiştir. Dolayısıyla o işkence gören kişinin onuru zedelenmez, işkence yapanın onuru zedelenir. Bu süreçte erden generale kadar suçlu suçsuz ayrımı yapılmadan hemen herkes sistematik işkenceye tabi tutuldu. Silahlı kuvvetlerin maneviyatını zedelemeye yönelik şahsıma yapılan bu uygulamayı yapan ve yaptıranlar bilsinler ki bizim gözümüzde hiçbir asker, ister er ister general olsun, işkence görmekle, hakir görülmekle, çıplak bırakılmakla değer kaybetmez. Altın çamura düşmekle değer kaybetmez, çamurun değerini artırır.”[1]

Bu sözler, hukukun sessiz kaldığı yerde ahlaki bilincin hâlâ konuşabildiğini göstermektedir. Mağdurun tanıklığı, sadece geçmişin bir kaydı değil; geleceğin adalet talebine bırakılmış bir emanettir.

İşkence bir soruşturma yöntemi değildir; bir devletin kendi hukukuna uyguladığı şiddettir. Hiçbir olağanüstü hâl, insanlık onurunu askıya alamaz. Çünkü adaletin temeli, en savunmasız anlarda bile insanın değerini koruyabilmektir.


Kaynaklar:

[1] C. K.’nın 10/07/2017 tarihli SEGBİS savunmasında aktardığı ifadeler.

Yazarın Tüm Yazıları

SON YAZILAR