“Devletlerin refahı, parayla değil, adaletle ölçülür.” – Konfüçyüs

Zorla Yazdırılan Sözde İtiraflar ve Mahkemede Kırılan Prangalar

Zorla Yazdırılan Sözde İtiraflar ve Mahkemede Kırılan Prangalar

15 Temmuz sonrasında yürütülen soruşturmalar, birçok asker için yalnızca bir ceza sürecine işaret etmedi. Gözaltında geçen günler, baskı ve tehdit altında şekillenen ifadeler ve uzun tutukluluklar, adalet arayışının önüne aşılması güç engeller koydu. Bu döneme ilişkin en çarpıcı tanıklıklardan biri, yaşadıklarını mahkeme huzurunda açıkça anlatan A. K.’ye aittir. Mağdurun beyanları, gözaltı sürecinde nasıl bir sorgu düzeni kurulduğunu ve bu düzenin nasıl reddedildiğini tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır.

Resmî Açıklamalara Güvenilerek Verilen Bir Karar

Mağdur, 15 Temmuz gecesi yaşananlara ilişkin değerlendirmesini söylentiler ya da varsayımlar üzerinden değil, sahada gördüğü fiilî durum ve yetkili makamların kamuoyuna yansıyan açıklamaları üzerinden yaptığını anlatıyor. Bulunduğu bölgede herhangi bir hukuka aykırı faaliyete destek verildiğine dair bir emare görmediğini, bu kanaatin özellikle jandarma komuta kademesinden gelen açıklamalarla güçlendiğini belirtiyor. O gece alınan kararların, bireysel bir tercih değil; mevcut komuta yapısına ve resmî beyanlara duyulan güvenin sonucu olduğunu vurguluyor.

Mağdur, bu süreci mahkeme huzurunda şu sözlerle aktarıyor:

“Hatırladığım kadarıyla saat dört beş sıralarıydı. Kalkışmayı öğrendikten sonra bu saate kadar jandarma okullar bölgesinde kalma sebebim, burada kalkışmaya destek verildiğine dair hiçbir emare görmememdi. Ayrıca Sadık Tuğgeneral’in, eğer gerçekten bir kalkışma varsa jandarma okullar bölgesinde buna kesinlikle müsaade etmeyeceğini söylemesi ve Jandarma Harekât Başkanı Tümgeneral Arif Çetin’in basına yansıyan ‘Jandarma duruma hâkimdir, teşkilat emir-komuta yapısı içerisinde görevinin başındadır, gereken her türlü tedbir alınmıştır, jandarma bir kanun ordusudur’ şeklindeki açıklamasını internetten takip etmem bu kanaatimi pekiştirdi. Birçok komutanın asker kışlada kalsın, dışarı çıkmasın yönündeki talimatları da bu durumu destekliyordu…”[1]

Bu ifadeler, mağdurun olay gecesi aldığı kararların keyfî ya da bilinçsiz olmadığını; aksine, resmî açıklamalar ve mevcut komuta düzeni çerçevesinde şekillendiğini ortaya koyuyor. Ne var ki, bu güvene dayalı tutum, ilerleyen günlerde tamamen tersine çevrilecek ve mağdurun gözaltı sürecinde karşısına bambaşka bir anlatı çıkarılacaktı.

Gözaltında Kurgulanan ve Zorla Benimsetilen Anlatı

Mağdur, gözaltına alındığı andan itibaren kendisinden yaşadıklarını serbestçe anlatmasının değil, önceden hazırlanmış bir anlatıyı kabul etmesinin beklendiğini ifade etmektedir. Mesleki geçmişini ve olay gününe ilişkin gördüklerini tüm açıklığıyla aktardığını; ancak bu beyanların olduğu gibi kayda geçirilmediğini, eklemeler yapılarak yeniden kurgulandığını belirtmektedir. Gözaltı sürecinin sonunda ortaya çıkan metin, mağdurun beyanına göre, kendisine ait olmayan bir “itiraf” hâline getirilmiştir. Bu süreçte tehdit, korku ve aile üzerinden kurulan baskı, ifadenin içeriğini belirleyen temel unsur olmuştur: 

“11 Ağustos günü gözaltına alınıp 15 Ağustos günü tutuklandım… 5 günlük gözaltı sürecinde beni sorgulayan görevlilere mesleki yaşantımı ve olay gününe ait durumu anlattım. Fakat görevliler hiçbir suç unsuru bulunmayan bu anlattıklarıma ilaveler yapıp yeniden kurgulayarak bambaşka bir senaryo ortaya çıkarıp şüpheli ifade tutanağına dönüştürdüler…

Bu ifadeyi el yazımla ‘itirafımdır’ diye yazmam için şahsım ve ailem kastedilerek tehdit edildim. Yoğun baskı ve insan onuruyla bağdaşmayan bedensel ve psikolojik eziyet gördüm… Ülkede oluşmuş olan linç ortamından da istifade edilerek faili meçhul bir cinayete kurban gideceğime dair zihnimde bir algı oluşturuldu. Bu nedenle görevliler tarafından kurgulanıp senaryolaştırılan ‘itirafımdır’ başlıklı bu sözde ifadeyi el yazımla yazmak mecburiyetinde kaldım…

Daha sonra bu sözde ifade bilgisayara aktarıldı, imzalamam istendi. Çıkarıldığım yerde de yanımda görevlilerin bulunması nedeniyle hayati endişem devam ettiğinden bu ifadeleri mecburen kabul ettim… Yukarıda belirttiğim nedenlerle zorla ve tehditle yazdırılan bu sözde itiraf ve diğer tutanaklar gerçeği yansıtmamaktadır. Bu beyanların hiçbirini kabul etmiyorum.” [1]

Bu anlatım, gözaltı sürecinin delil toplamaya yönelik bir adli işlem olmaktan çıkarıldığını ve kişinin belirli bir anlatıya zorlandığı kapalı bir mekanizmaya dönüştürüldüğünü göstermektedir. Tehdit ve korku altında oluşturulan beyanların, hukuken serbest iradenin ürünü olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Mağdurun mahkeme huzurunda bu ifadeleri açıkça reddetmesi, baskı altında kurulan bu anlatının çözülmeye başladığı noktayı oluşturmaktadır.

Savunma Hakkının Fiilen Engellenmesi

Mağdur, yaşadıklarını mahkeme huzurunda anlatabilmek için uzun süre beklediğini, ancak bu sürecin olağanüstü koşullar altında bilinçli biçimde ertelendiğini ifade etti. Cezaevinde ailesiyle ve avukatıyla yaptığı görüşmelerin dahi gözetim altında gerçekleşmesi, gerçeği paylaşmasını fiilen imkânsız hâle getirdi. Savunmasını hazırlayabilmesi için gerekli olan dava dosyasına erişememesi ise bu baskıyı daha da derinleştirdi:

Yaklaşık bir yıldır siz mahkeme heyetinin huzuruna çıkarak bu gerçeği belirtmeyi dört gözle bekliyordum. Şu andan itibaren beynimi ve bedenimi bu prangalardan kurtardım. Bu gerçeği açıklamak için bugüne kadar beklememin tek nedeni, OHAL nedeniyle gerek ailem gerekse de avukatımla yaptığım cezaevindeki sınırlı tüm görüşmelerimin infaz koruma memurlarının refakati ile kamera ile kayıt altına alınmasından dolayıdır…

13 Temmuz 2017 tarihinde huzurunuzda verdiğim ifadede belirttiğim gerekçelerden dolayı savunmamı hazırlayamadığımı, bu nedenle ek süre verilmesini ve savunmamı hazırlayabilmek için dava dosyasının tarafıma gönderilmesini talep etmiştim. Ancak aradan geçen 3,5 aylık sürede dava dosyası henüz şahsıma verilmemiştir. Bu nedenle dava dosyası içeriğine vakıf değilim. Haksız ve hukuksuz olarak ‘hain’ diye itham edilip, yaklaşık 15 aydır özgürlüğümün elimden alınarak ailemden ayrı bırakılmam, çok sevdiğim mesleğimden ihraç edilmem ve suçsuz olduğuma inandığımdan dolayı savunmamı bu şartlar altında yapacağım…”[2]

Bu beyan, savunma hakkının yalnızca teorik olarak tanındığını; ancak gözetim, korku ve dosyaya erişimin engellenmesi yoluyla özünden yoksun bırakıldığını ortaya koyuyor. Avukatla serbest iletişimin sağlanmaması ve dava dosyasının verilmemesi, adil yargılanmanın asgari güvencelerinin dahi işletilmediğini gösteriyor.

Sonuç ve Hukuki Değerlendirme

Mağdurun mahkeme huzurunda kayda geçen bu beyanları, işkence ve baskı altında oluşturulan ifadelerin açık biçimde reddedildiği bir yüzleşmeye işaret etmektedir. Zorla yazdırılan “itiraflar”, aile üzerinden kurulan tehditler ve savunma hakkını fiilen ortadan kaldıran uygulamalar, yaşanan sürecin adli niteliğini temelden sarsmaktadır. 

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 17. maddesi, işkence ve eziyeti mutlak biçimde yasaklamakta; kişinin maddi ve manevi bütünlüğünün dokunulmazlığını güvence altına almaktadır. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 148. maddesi ise cebir, tehdit, baskı, kötü muamele ve iradeyi sakatlayan her türlü yöntemle alınan ifadelerin hukuken geçersiz olduğunu açıkça düzenlemektedir. Bu madde uyarınca, rıza ile verilmiş olsa dahi bu koşullar altında alınan beyanlar delil olarak kabul edilemez.

Uluslararası hukuk bakımından da tablo farklı değildir. Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi, işkence ve insanlık dışı veya onur kırıcı muameleyi mutlak şekilde yasaklamaktadır. Aynı sözleşmenin 6. maddesi ise adil yargılanma hakkını güvence altına almakta; savunmanın özgür iradeyle ve etkin biçimde yapılabilmesini temel bir ilke olarak kabul etmektedir. Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen ve işkencenin soruşturulmasında temel referans metinlerden biri olan İstanbul Protokolü [3] de, gözaltında baskı altında alınan ifadelerin güvenilirliğini bütünüyle ortadan kaldırdığını açıkça ortaya koymaktadır.

Bu çerçevede mağdurun beyanları, yalnızca kişisel bir savunma değil; hukukun hem ulusal hem de uluslararası düzeyde çizdiği sınırların nasıl ihlal edildiğine dair somut bir kayıt niteliği taşımaktadır. Savunma hakkının gözetim, korku ve baskı yoluyla işlevsiz hâle getirildiği bir ortamda alınan ifadelerin meşruiyetinden söz etmek mümkün değildir.

Mağdurun şu cümlesi, hem yaşananların özünü hem de bu hukuki çerçeveyi tek başına özetlemektedir:

“Zorla ve tehditle yazdırılan bu sözde itiraf ve diğer tutanakların hiçbirini kabul etmiyorum.”


Kaynaklar:

[1] A. K.’nin 13 Temmuz 2017 tarihli SEGBİS savunmasında aktardığı ifadeler.

[2] A. K.’nin 31 Ekim 2017 tarihli SEGBİS savunmasında aktardığı ifadeler.

[3] Birleşmiş Milletler, İşkencenin ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele ya da Cezanın Etkili Şekilde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi İçin El Kılavuzu (İstanbul Protokolü), 2004

Yazarın Tüm Yazıları

SON YAZILAR