Beştepe Jandarma Genel Komutanlığı Darbe Davası duruşmalarında bazı savunmalar “suçlama”yı değil, suçlamadan önce yaşananları anlatıyor. Çünkü 15 Temmuz’un ertesi günlerinde gözaltı süreçleri, birçok dosyada “ifade alma” değil “irade kırma” düzeni olarak tarif edildi. Aynı tür anlatımların farklı sanıklarda tekrar etmesi bu yüzden şaşırtıcı değil. Olay bir kişinin yaşadığından ibaret değil; aynı mekânlarda, benzer sevk zinciriyle, benzer yöntemlerle yürütülen bir muamele düzeni iddiası var. Ç.O.’nun savunması da, teslim olma anından başlayıp TEM Şube’ye sevke, “linç koridoru”ndan çıplak bekletmeye, su-yemek verilmemesinden sistematik darp ve ölüm tehditlerine uzanan bir “bitmek bilmeyen işkenceler silsilesi”ni tarif ediyor.
Mağdur, Ankara 23’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde yaptığı savunmada bu hususları dile getirdi;
“…Olay gecesinin ertesi günü… elimde silah olmaksızın, direnmeksizin, kendi isteğimle polis ve jandarma birliklerinin yanına gittim. Ancak sorgusuz, sualsiz beni yere yüz üstü cam kırıklarının üzerine yatırdılar… Üzerimde sadece iç çamaşırım kalacak şekilde soydular ve tekrar cam kırıklarının üzerine yatırarak ellerim arkadan plastik kelepçeyle kelepçelediler…
…Yerde yatar olduğum halde suratıma ve vücuduma tekme atmaya ve küfürler eşliğinde darp etmeye başladılar… Asfaltın üzerine yüz üstü yatırılarak hakaretler eşliğinde darp edildim… Belediye otobüsüne bindirildim ve otobüs içerisinde, yol boyunca hakaretler edilerek darp edildim. Otobüs 3 kez durduruldu ve halkın otobüsü taşlaması sağlandı…
…Ankamol’ün arkasında bulunan TEM Şubeye götürüldüm. Otobüsten inerken, otobüs şoförü herkesi durdurarak yumrukladı… Otobüsten indikten sonra yaklaşık 150 metrelik linç koridorundan geçirildim. Sağlı sollu dizilmiş polislerin arasından geçerken ellerim arkada kelepçeli olduğu halde darp edildim, sinkaflı hakaretlere maruz kaldım…
…Spor salonunda gözaltında bulunduğum ilk 4 gün boyunca çıplak olarak bekletildim. İlk günlerde hiç su ve yemek verilmedi. Tuvalet ihtiyaçları dahi karşılanmadı. İnsanlar tuvaletlerini bulundukları yerlere yapmaya zorlandı…
…Gözaltında bulunduğum 8 gün boyunca sistematik işkenceye maruz bırakıldım. 2 saatte bir işkenceciler değiştiriliyordu… Sürekli ölüm tehditleri altında darp edildim, hakarete uğradım, yorucu hareketler, çök kalk, eğilerek durma, ördek yürüyüşü gibi yapmaya zorlandım…
…Yapılan işkenceler sırasında sağ kulak zarım yırtıldı. Bu konuyla ilgili raporların Sağlık Bakanlığından istenilmesini talep ediyorum…
…Ailem gözaltında bulunduğum süre zarfında benden herhangi bir haber alamadıkları için Ankara’daki hastanelerin morglarında benim cesedimi aradılar…” [1]
Sonuç
Mağdurun anlattığı tablo, gözaltının “güvenlik tedbiri” sınırını çoktan aşmış bir kötü muameledir. Çıplak bırakma, cam kırıkları üzerinde yatırma, toplu darp, aşağılayıcı hakaret, linç koridoru, su-yemek ve tuvalet engeli, ölüm tehdidi ve sistematik “çök-kalk/ördek yürüyüşü” zorlaması… Bunlar, tek tek bile ağırdır; bir bütün halinde anlatıldığında ise “tesadüfi sertlik” değil, süreklilik gösteren bir yöntemdir.
Bu tür iddialar karşısında meselenin özü şudur: Mahkeme, yalnız “sanık ne yaptı?”yı değil, “sanığa ne yapıldı?”yı da soruşturmak zorundadır. Çünkü işkence iddiası varsa, devletin yükümlülüğü yalnız inkâr etmek değil, etkili bir soruşturmayla iddianın doğruluğunu araştırmaktır. Aksi halde dosyaya sadece travma değil, adaletin üzerine kapanan bir sis de eklenir.
Kaynaklar:
[1] Mağdurun 13.06.2018 tarihinde Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde verdiği beyanı.