Beytepe Jandarma Okullar Komutanlığı’nda askerî dersler öğretmeni olarak görev yapan Binbaşı Mehmet Özoğul’un yargı süreci, başından itibaren birbiri ardına gelen hukuka aykırı uygulamalarla şekilleniyor. Duruşma salonunda dile getirilen beyanlar, hem yaşanan süreci tüm açıklığıyla ortaya koyuyor hem de yargılamanın hangi noktalarda temel kurallardan uzaklaştığını gözler önüne seriyor.
İfadesiz Gözaltıdan Toplu Tutuklamaya
Bu sürecin öne çıkan noktalarından biri, gözaltı aşamasında hiçbir ifade alınmadan doğrudan tutuklama kararı verilmesi. Özoğul, bu süreci şu sözlerle anlatıyor:
“8 günün sonunda, bir akşam hava karardıktan sonra çıkarıldığımız sulh ceza mahkemesinin kararı ile tutuklandım. Buraya, ne savcılıkta ne de poliste ifade alınmadan direkt sulh ceza mahkemesine çıkarıldık ve hep beraber, orada bulunanların hepsi, bütün arkadaşlar tutuklandık. Ve cezaevine konduk. O gün bugün tutukluyum.” [1]
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 147. maddesi, şüphelinin ifadesinin alınmasını ve savunma hakkının etkin biçimde kullanılmasını açıkça güvence altına alır. Aynı şekilde CMK 100. maddeye göre tutuklama, ancak “kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin” varlığı hâlinde başvurulabilecek istisnai bir koruma tedbiridir. Bu beyan, hem ifade alma yükümlülüğünün yerine getirilmediğini hem de tutuklamanın toplu ve otomatik bir uygulamaya dönüştüğünü ortaya koymaktadır.
Bir Yıllık Tutukluluk ve Somut Delil Yokluğu
Tutukluluğun devamına gerekçe olarak “delillerin henüz toplanmamış olması” gösterilirken, aynı zamanda ortada somut bir delilin bulunmadığı da açıkça ifade ediliyor. Özoğul’un sözleri bu çelişkiyi doğrudan ortaya koyuyor:
“Tam bir yıl oldu sayın başkan. Tutuklu bulunma sebebim olarak delillerin toplanmaması, somut delillerin bulunması sebep olarak gösterilmektedir. Şu andan sonra benim delil karartmam mümkün değildir. Bana atıf edilen suçlar ile ilgili ne iddianamede ne de bana bu güne kadar bizzat tebliğ edilmiş maddi bir delil bulunmamaktadır. Delillerin hepsi hemen hemen ifadeye dayanmaktadır, hepsi hemen hemen demeyeyim, hepsi ifadeye dayanmaktadır. Bunun dışında ben bir delil göremedim. Ağır ceza yargılamasında somut maddi delil esastır.” [1]
CMK 100 ve devamı maddelerinde düzenlenen tutuklama tedbirinin devamı için “ölçülülük” ve “gereklilik” şartları aranır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 5. maddesi de makul süre içinde yargılanma ve özgürlük hakkını güvence altına alır. Somut delil olmaksızın, yalnızca henüz toplanmamış deliller gerekçe gösterilerek tutukluluğun sürdürülmesi, bu temel ilkelerle açıkça çelişmektedir.
Ayrıca, yargılamanın neredeyse tamamen tanık ifadelerine dayanması, “şüpheden sanık yararlanır” ilkesinin göz ardı edildiğini düşündürmektedir. Ceza yargılamasında maddi gerçeğin ortaya çıkarılması, yalnızca beyanlarla değil, destekleyici somut delillerle mümkündür.
Tutanaksız El Koyma ve Mülkiyet Hakkının İhlali
Gözaltı sürecinde yalnızca özgürlük değil, mülkiyet ve savunma hakkı da doğrudan etkilenmiştir. Özoğul, kişisel eşyalarına ilişkin durumu şu şekilde ifade ediyor:
“Cüzdanım, cüzdanımda bulunan kredi kartlarım, askerî ve sivil kimlik kartlarım, ehliyetim, bir miktar param, cep telefonlarım, saatim tutanak tutulmaksızın alındı. Şu ana kadar dilekçe vermeme rağmen hiç birisi tarafıma iade edilmedi. Hatta kimlik kartlarım kaybolduğu için yaklaşık 1–1,5 ay kadar cezaevindeyken vekâletname bile veremedim. Kimlik kartı çıkarmak için vekâletname veriliyormuş, biz de bunu sonradan öğrendik. Önce kimlik kartı çıkarmak için vekâletname verdim, daha sonra o çıkardığımız kimlik kartıyla tekrar vekâletname verdim. Bu durum, hukuki yardımdan yararlanamama gibi bir mağduriyete sebep oldu.” [1]
CMK 127. maddeye göre elkoyma işlemleri tutanak altına alınmak zorundadır. Aynı zamanda Anayasa’nın 35. maddesi mülkiyet hakkını güvence altına alır. Tutanaksız elkoyma ve iade edilmeme durumu, hem usul hem de esas bakımından açık bir ihlal niteliği taşır.
Daha da önemlisi, kimlik belgelerinin kaybolması nedeniyle vekâletname verilememesi, savunma hakkını doğrudan zedelemiştir. AİHS 6. madde kapsamında güvence altına alınan adil yargılanma hakkı, avukata erişimi ve etkili savunmayı içerir. Bu hakkın fiilen kullanılamaması, yargılamanın meşruiyetini tartışmalı hâle getirir.
İddianamenin Çökmesi: Geri Çekilen Tanık Beyanı
Yargılamanın temel dayanaklarından biri olan tanık beyanının geçerliliği de ciddi biçimde sorgulanmaktadır. Müdafii Av. Fethi Öztürk, iddianamenin büyük ölçüde tek bir beyana dayandığını ve bu beyanın geri çekildiğini şu sözlerle ifade ediyor:
“İddianamede müvekkil açısından iddia olunan hükümlere bakıldığında yüzde sekseni, yüzde doksanı Albay A.K.’nın ifadesi oluşturmaktadır. A.K. verdiği ifadede ilk soruşturma aşamasındaki ifadesini inkâr ettiğini, kabul etmediğini, baskı altında, tehdit altında, işkence altında bu ifadeyi verdiğinden dolayı kabul etmediğini beyan etmiştir. O yüzden olmayan bir ifadeden dolayı da bizim bir savunma yapma gereğimiz ortadan kalkmıştır. İddianamede aleyhimize olan hususların yaklaşık %80’i, %90’ı çürümüştür, çökmüştür.” [2]
Ceza yargılamasında delillerin güvenilirliği esastır. Baskı altında alındığı ifade edilen ve sonradan reddedilen bir beyanın, iddianamenin büyük kısmını oluşturması, “hukuka uygun delil” ilkesine açıkça aykırıdır. Hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin hükme esas alınamayacağı hem iç hukukta hem de AİHM içtihatlarında yerleşik bir ilkedir.
Aileyi de Kapsayan Ekonomik Tedbirler
Yargılama süreci yalnızca kişiyle sınırlı kalmamış, ekonomik tedbirler yoluyla aileyi de etkilemiştir. Müdafi beyanı bu durumu şöyle ortaya koyuyor:
“Oyak vesaire Sosyal Güvenlik Kurumundaki alacak hakları ve mal varlığı üzerindeki haklarına tedbir konulmakla ailesi de ciddi şekilde mağdur edilmekte, onların yaşam hakları kısıtlanmaktadır; bir bakıma bunlar da cezalandırılmaktadır. Bu konudaki taleplerimiz mahkemenizce reddedilmiş, red kararına 671 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile yayınlanmış olan Terörle Mücadele Yasası’nın 20/A maddesi gerekçe yapılmıştır.” [2]
671 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 20/A maddesi, terörle mücadele kapsamında kişilerin mal varlığına tedbir konulmasına imkân tanıyan bir düzenleme olarak uygulanmıştır. Ancak bu tedbirlerin kapsamının genişletilerek aile bireylerini de doğrudan etkiler hâle gelmesi, Anayasa’nın 38. maddesinde güvence altına alınan “cezaların şahsiliği” ilkesini tartışmalı hâle getirmektedir. Zira bu ilkeye göre bir kişinin fiilinden dolayı üçüncü kişiler cezalandırılamaz. Buna rağmen mal varlığına yönelik uygulamaların aile bireylerinin yaşam koşullarını doğrudan etkilemesi, tedbirin sınırlarını aşan ve ölçülülük ilkesini zedeleyen bir sonuç doğurmaktadır.
Sonuç Yerine: Usulün Yokluğu, Adaletin Yokluğu
Beytepe Jandarma Okullar Komutanlığı merkezli bu yargılama sürecinde ortaya çıkan tablo; ifadesiz gözaltı, somut delilsiz tutukluluk, tutanaksız el koyma, savunma hakkının engellenmesi ve geçerliliğini yitirmiş beyanlara dayalı iddianame gibi bir dizi ağır usul ihlalini bir araya getiriyor.
Ceza yargılamasında usul, tali bir ayrıntı olarak görülemez; adaletin gerçekleşmesini sağlayan temel zemindir. Usul kurallarının yok sayıldığı bir süreçte, delillerin ne söylediği önemini kaybeder; yargılama da gerçek anlamını yitirerek hak arama olmaktan uzaklaşır.
Bu dosyada yer alan beyanlar, hukukun devre dışı bırakıldığı bir süreci içeriden anlatan kayıtlar niteliğindedir.
Kaynaklar:
[1] Binbaşı Mehmet Özoğul’un 10.07.2017 tarihinde Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesi’nde verdiği SEGBİS savunması
[2] Müdafii Av. Fethi Öztürk’ün 27.06.2018 tarihinde Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesi’nde verdiği beyan