A.Y.’nin Beytepe Davası’nda mahkeme huzurunda anlattıkları; ters kelepçeden aç ve susuz bırakılmaya, darptan öldürülme tehdidine, uykusuz bırakılmadan sistemli aşağılamaya kadar uzanan ağır bir kötü muamele zincirini görünür kılıyor. Beyanların merkezinde yalnızca bedene yönelen şiddet değil, insan onurunu kırmayı amaçlayan sözler, zorlayıcı hareketler ve korkutma yöntemleri de bulunuyor.
Mağdur, yaşadıklarını anlatmaya başlamadan önce işkence ve insanlık dışı muamele yasağının yalnızca ulusal hukukta değil, uluslararası hukuk metinlerinde de koruma altına alındığını hatırlattı:
“Sizlerin de bildiği gibi kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz. Bu evrensel hukuk değerleri ile temel hak ve özgürlükler; başta Anayasa, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve 3. Cenevre Sözleşmesi olmak üzere ulusal ve uluslararası tüm hukuk metinlerinde ve normlarında yer almış ve koruma altına alınmıştır. Maalesef, 15 Temmuz’daki o menfur günden sonra ve özellikle olayların yatışmasının ardından başıma gelen kötü muamelelerden, işkence, eziyet ve zulümlerden kısa kısa bahsetmek istiyorum.” [1]
Bu hukuki çerçeve, ardından gelen anlatının sınırlarını da belirliyor. Mahkeme huzuruna taşınan hususlar, mağdurun ifadesiyle, insan haysiyetiyle bağdaşmayan ve hiçbir hukuk düzeninde meşru kabul edilemeyecek muamelelerden oluşuyor.
Hakaretle Başlayan Ters Kelepçe
Gözaltı sürecinin başlangıcında, aşağılayıcı sözlerle fiziksel sınırlamanın birlikte uygulandığı belirtildi:
“‘Şerefsizler’ ve ‘vatan hainleri’ gibi hakaret içeren sözler söylenerek, 18 Temmuz Pazartesi günü mesai sırasında kanuna aykırı bir şekilde ters kelepçe takıldı ve o günün akşamında bizler Ankara İl Emniyet Müdürlüğü TEM Şube polislerine teslim edildik.” [1]
Beyanda anlatılan uygulama, ters kelepçenin bedensel bir sınırlama olmanın ötesinde, hakaretlerle birlikte kişinin onurunu zedeleyen bir muameleye dönüştüğünü gösteriyor. Gözaltının daha ilk aşamasında kullanılan bu yöntem, sonraki süreçte devam ettiği ileri sürülen kötü muamelenin başlangıç noktalarından biri olarak öne çıkıyor.
İlk İki Gün Aç ve Susuz
Gözaltı koşullarına ilişkin beyanlarda, temel ihtiyaçlara erişimin sınırlandırıldığı da anlatıldı:
“Gözaltı sürecinin ilk iki günü boyunca hem polisler hem de askerî personel tarafından aç ve susuz bırakıldım. Diğer günlerde ise sadece bir parça ekmek ve küçük bir üçgen peynir veya onun yerine küçük bir reçel ve benzeri şeyler dağıtıldı. Bunlarla yetinmeye çalıştım ve çalıştık.” [1]
Beyan, yiyecek ve suya erişimin geçici bir aksaklık olarak değil, gözaltı boyunca sürdürülen koşulların bir parçası olarak yaşandığını gösteriyor. En temel ihtiyaçların dahi yeterince karşılanmaması, kişinin fiziksel dayanıklılığını ve insan onurunu doğrudan etkileyen bir muamele olarak öne çıkıyor.
Diz Üstünde Bekletme, Darp ve “Çök-Kalk”
Bir haftalık gözaltı süresince uygulandığı belirtilen fiziksel şiddet, tek bir darp olayıyla sınırlı kalmadı:
“Bir haftalık gözaltı işlemleri boyunca devamlı olarak diz üstü bekletilerek, ters kelepçe pozisyonunda dayak ve darplara maruz bırakıldım. Devamlı ‘çök-kalk’ gibi hareketler yaptırılarak sistemli eziyetlere maruz kaldım.” [1]
Beyanda kullanılan “devamlı” ve “sistemli” ifadeleri, yaşananların anlık veya münferit olmadığını anlatıyor. Diz üstünde bekletme, ters kelepçe altında darp ve sürekli tekrarlatılan “çök-kalk” hareketleri, bedenin yorulmasını ve direncinin kırılmasını amaçlayan bir bütünlük içinde aktarılıyor.
Öldürme ve Aileye Zarar Verme Tehditleri
Fiziksel şiddet iddialarına, yaşamı ve aileyi hedef alan tehditlerin de eşlik ettiği anlatıldı:
“‘Suçsuzluğunuz ispatlanana kadar hepiniz suçlusunuz’, ‘vatan hainisiniz’, ‘şerefsiz ordunun şerefsiz çocukları’, ‘bize öldürme yetkisi verildi, istersek öldürürüz’ ve ‘mallarınız ve aileleriniz artık bize ganimet’ şeklindeki küfürlere, tehditlere ve kötü muamelelere maruz kaldım. Bu küfürler toplu olarak askerî yürüyüş şeklinde söylettirilerek fiziksel ve psikolojik hakaretlere ve işkencelere maruz bırakıldık.” [1]
Beyanda geçen ifadeler, mağdur üzerinde öldürülme ve yakınlarına zarar verilme korkusu oluşturmayı amaçlayan ağır bir psikolojik baskıya işaret ediyor. Küfürlerin toplu biçimde ve askerî yürüyüş düzeninde tekrar ettirilmesi ise hakaretin anlık bir söz olmaktan çıkarılarak sistemli bir aşağılama yöntemine dönüştürüldüğü iddiasını güçlendiriyor.
Rütbeler Üzerinden Kurulan Aşağılama
Gözaltındaki muamelenin, askerî hiyerarşi ve mesleki kimlik üzerinden derinleştirildiği de ileri sürüldü:
“Özellikle ast rütbedeki askerlere üst rütbedeki askerler, general ve albay seviyesindeki kişiler dövdürüldü ve yüzlerine tükürtüldü. Üst rütbedeki askerlere idrar dolu pet şişeleri, çöpler ve benzeri pislikler toplattırılarak geçmişten günümüze gelen askerliğin etik ve kültürel değerlerini yok etmeye yönelik girişimlerde bulunuldu.” [1]
Beyanda anlatılan eylemler, fiziksel şiddetin yanında kişileri birbirlerinin karşısında küçük düşürmeye ve mesleki aidiyetlerini hedef almaya yönelik sistemli bir aşağılama iddiasını ortaya koyuyor. Rütbe ilişkilerinin tersine çevrilerek şiddet ve hakaret aracına dönüştürülmesi, insan onurunu zedeleyen muamelenin özellikle ağırlaştırılmış bir biçimi olarak öne çıkıyor.
Uykusuzluk, Korna Sesleri ve Ölüm Korkusu
Psikolojik baskının, uykusuz bırakma ve dışarıda saldırıya hazır bir kalabalık bulunduğu izlenimi oluşturma yoluyla sürdürüldüğü ileri sürüldü:
“Yine gece uykusuz bırakılarak, korna çalan kamyonlar eşliğinde kasetten halk sesleri dinlettirildi. ‘Halk kapıya dayandı, sizi istiyorlar, sizi öldürecekler’ gibi sözlerle insanlık tarihinde eşi ve benzeri görülmemiş işkencelere, eziyetlere, hakaretlere ve kötü muamelelere maruz kaldım.” [1]
Beyanda anlatılan yöntem, fiziksel yorgunluğu ölüm korkusuyla birleştiren ağır bir psikolojik baskı iddiasını ortaya koyuyor. Dış dünyayla bağlantının kesildiği bir ortamda kayıttan dinletilen kalabalık sesleri ve öldürülme tehdidi, mağdurun gerçekte ne yaşandığını değerlendirme imkânını ortadan kaldırarak korku ve güvensizlik duygusunu derinleştiriyor.
“Tüm Kişilerden ve Yetkili Makamlardan Şikâyetçiyim”
Mağdur, yaşadıklarının mahkeme huzurunda anlattıklarıyla sınırlı olmadığını, ayrıntıları yazılı olarak sunacağını ve eylemleri gerçekleştiren ya da bunlara izin veren kişilerden şikâyetçi olduğunu belirtti:
“Bunlar gibi insanlık onuru, haysiyeti, şerefi ve itibarıyla bağdaşmayacak ve düşman esirlerine yapılmayacak muamelelere; hatta hayvanlara bile yapılmayacak vahşet içerikli ağır işkencelere, eziyetlere, küfürlere ve kötü muamelelere maruz kaldım. Ülkemizin taraf olduğu hem ulusal hem de uluslararası hukuk metinlerinde ve normlarında bu davranışların hiçbirinin yeri olmadığı hepimizin malumudur. Şu anda yüce mahkemenizin değerli vaktini almamak maksadıyla bana layık görülen ve maruz kaldığım bu ağır işkence ve eziyetlerden çok kısa olarak bahsettim. Ancak bunları detaylı olarak mahkemenize yazılı şekilde sunacağım. Bu konudaki tüm haklarımın hem yazılı hem de sözlü olarak saklı olduğunu yüce heyetinizin huzurunda ifade etmek istiyorum. Bana belirttiğim işkenceleri yapan, bu sıkıntıları yaşatan ve bunlara müsaade eden tüm kişilerden ve yetkili makamlardan şikâyetçiyim.” [1]
İşkence, Türk Ceza Kanunu’nun 94. maddesinde kamu görevlisinin bir kişiye insan onuruyla bağdaşmayan, bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama ya da irade yeteneğinin etkilenmesine veya aşağılanmasına yol açacak davranışlarda bulunması olarak düzenleniyor. Kanunda işkence suçuna ilişkin zamanaşımının işlemeyeceği de açıkça hükme bağlanmıştır. Bu nedenle aradan geçen süre, suç iddialarının araştırılması ve sorumluların belirlenmesi yükümlülüğünü ortadan kaldırmıyor.
İşkence yasağı, eylemin gerçekleştirilmemesini istemenin ötesinde, ileri sürülen iddiaların etkili biçimde soruşturulmasını da gerektiriyor. Şikâyetin doğrudan uygulayıcılarla birlikte bu eylemlere müsaade ettiği ileri sürülen kişi ve makamlara yöneltilmesi, sorumluluğun hangi aşamalarda doğduğunun araştırılması talebini de içeriyor.
Anlatının sonunda açlık, susuzluk, ters kelepçe, darp, zorlayıcı hareketler, hakaret, aşağılama, uykusuz bırakma ve ölüm tehdidinin birbirini izlediği ağır bir muamele zinciri ortaya çıkıyor. Mahkeme huzurundaki açık şikâyet, bu iddiaların kayda geçirilmesiyle yetinilmemesi; bütün yönleriyle araştırılması, delillerin toplanması ve sorumluluğu bulunan kişilerin belirlenmesi gerektiğini gösteriyor.
Kaynaklar
[1] A.Y.’nin Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen 31.10.2017 tarihli SEGBİS çözümündeki beyani.