“Devletlerin refahı, parayla değil, adaletle ölçülür.” – Konfüçyüs

Karar Önceden mi Yazıldı? Bir Yargı Sürecinin Eleştirel Okuması

Karar Önceden mi Yazıldı? Bir Yargı Sürecinin Eleştirel Okuması

Beytepe Jandarma Okullar Komutanlığında görev yapan Mehmet Özoğul hakkında yürütülen yargılama sürecine ilişkin bu analiz; kendisinin SEGBİS savunmaları ile müdafii Avukat Fethi Öztürk’ün mahkeme huzurunda dile getirdiği beyanlara dayanmaktadır. Bu çalışma, söz konusu beyanları; süreçteki usul uygulamaları, delil yapısı ve gerekçelendirme teknikleri üzerinden incelemektedir. Bu beyanlar birlikte değerlendirildiğinde, dosyanın başlangıcından karar aşamasına uzanan sürecin delilden ziyade belirli bir kurgu içinde şekillendiğine işaret eden güçlü ve bütünlüklü bir tablo ortaya çıkmaktadır. 

Toplu Sevk ve Eş Zamanlı Tutuklama Pratiği

Soruşturmanın ilk aşamasında ortaya çıkan tablo, bireysel değerlendirme yapılmaksızın toplu bir işlem sürecinin işletildiğini göstermektedir. İfade alınmadan doğrudan mahkemeye sevk edilme ve aynı anda verilen tutuklama kararları, sürecin daha en başında kişisel durumların dikkate alınmadığına işaret etmektedir.

“Ne savcılıkta ne de poliste ifade alınmadan doğrudan sulh ceza mahkemesine çıkarıldık. Orada bulunan bütün arkadaşlarla birlikte, hepimiz aynı anda tutuklandık.” [1]

Ceza muhakemesinde esas olan, her bir şüpheli açısından ayrı ayrı değerlendirme yapılmasıdır. Bu bağlamda, bireysel durumlar gözetilmeksizin gerçekleştirilen toplu sevk ve eş zamanlı tutuklama uygulamaları, kişi bazlı şüphe değerlendirmesi ilkesini zayıflatmaktadır. Bu anlatım, herkes için aynı sonucun üretildiği bir başlangıca işaret etmekte ve sürecin daha ilk aşamada standartlaştırılmış bir çerçevede ilerlediği izlenimini doğurmaktadır.

Tek Kaynağa Dayalı İddianame Kurgusu

Dosyanın ilerleyen aşamalarında, iddianamenin dayandığı yapının büyük ölçüde tek bir beyan etrafında şekillendiği görülmektedir. Bu beyanın niteliği ve hangi sıfatla verildiği, dosyanın bütünlüğü açısından belirleyici önemdedir. Ancak söz konusu beyanın daha sonra geri çekildiği ve baskı altında verildiğinin ifade edilmesi, dosyanın temelini doğrudan tartışmalı hâle getirmektedir.

“İddianamede müvekkil açısından ileri sürülen hususlara bakıldığında, bunların yaklaşık yüzde sekseninin hatta yüzde doksanının tek bir beyana dayandığı görülmektedir. Bu beyanın sahibi ise soruşturma aşamasında verdiği ifadesini daha sonra inkâr etmiş; baskı, tehdit ve işkence altında ifade verdiğini belirterek bu beyanını kabul etmediğini açıkça ifade etmiştir.” [2]

Bu durum, dosyanın omurgasını oluşturan kaynağın güvenilirliğini yitirdiğini ve buna rağmen iddianame kurgusunun korunmaya devam ettiğini göstermektedir.

Sahada Yönlendirme ve Kişiye Özel Müdahale

Dosyada yer alan bir diğer dikkat çekici unsur, sahadaki uygulamalara ilişkin anlatımlardır. Bu anlatım, olayın tüm bağlamını sunmasa da, müdahale biçimi ve kullanılan ifadeler üzerinden sürecin sahadaki yönüne dair önemli bir kesit sunmaktadır. Özellikle kullanılan hitaplar ve müdahale biçimi, olayın rastlantısal bir karşılaşmadan ziyade, önceden bir tanıma veya değerlendirmeye dayalı olabileceği ihtimalini gündeme getirmektedir.

“Ön taraftan ‘Bu değil’ denildiğinde on kişilik grup ikiye ayrıldı ve aralarından geçtiğimde kenara çekildiler. Bu sırada Ankara Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Mehmet Artar’ın ‘Bir iki tane vur’ dediğini duydum. Fevzi Albay ise ‘Komutanım bu değil, vurmaya değmez’ diyerek müdahale etti. Oradan ayrılırken bölge komutanının, beni getiren görevlilere ‘Polislere selam söyleyin, o adamla özel ilgilensinler’ dediğini işittim. Bunun ne anlama geldiğini o anda fark etmedik; ancak bunun bize nasıl yansıyacağını sonraki süreçte gördük. Bu söz konusu selam, bana işkence ve darp olarak geri döndü.” [1]

Bu ifade, sahadaki müdahalenin yalnızca anlık bir güvenlik refleksiyle açıklanamayacağını göstermektedir. Özellikle “bu değil” şeklindeki ayrıştırma ve ardından gelen yönlendirme ifadeleri, müdahalenin belirli bir kişiye yönelik olup olmadığı sorusunu gündeme getirmektedir. Bu yönüyle anlatım, soruşturma sürecinin yalnızca adli belgeler üzerinden değil, sahadaki yönlendirme ve müdahalelerle de şekillenmiş olabileceğine dair bir bağlam sunmaktadır. Anlatımın dosyaya yansıması ise, sonraki süreçte dile getirilen muamele iddiaları üzerinden okunmaktadır.

Maddi Delil Yokluğu ve Analiz Edilmemiş Teknik Veriler

Dosyada maddi delil bulunmadığı, mevcut yapının büyük ölçüde beyanlara dayandığı ifade edilmektedir. Bununla birlikte, teknik verilerin analiz edilmeden dosyada yer aldığı ve bu verilere ilişkin inceleme taleplerinin reddedildiği görülmektedir.

“İddianamede ya da bugüne kadar tarafıma tebliğ edilen herhangi bir somut ve maddi delil bulunmamaktadır. Dosyada yer alan unsurların neredeyse tamamı çeşitli ifadelere dayanmaktadır. Ayrıca aleyhimize ileri sürülen hususların büyük bölümü süreç içerisinde geçerliliğini yitirmiştir. Buna rağmen HTS kayıtları ve diğer teknik incelemelere ilişkin taleplerimiz de reddedilmiştir.” [1]

“ByLock verileri bizim açımızdan bir delil değildir; olsa olsa ancak bir karine olarak değerlendirilebilir. Kaldı ki dosyada yer alan bu tür tespitlerin hiçbirine ilişkin sağlıklı bir analiz yapılmamıştır.” [2]

Bu noktada, teknik verilerin ‘delil’ mi yoksa yalnızca ‘karine’ mi olduğu sorusu belirleyici hâle gelmektedir. Bu ayrım, söz konusu verilerin tek başına mahkûmiyet için yeterli olup olmadığı tartışmasını da beraberinde getirmektedir. Bu beyanlar birlikte değerlendirildiğinde, dosyanın yalnızca delil yoksunluğu değil, aynı zamanda analiz edilmemiş ve tartışmalı verilerle desteklenmeye çalışılan bir yapı arz ettiği görülmektedir.

Şablon Gerekçelerle Verilen Tutuklama Kararları

Yargılama sürecinin son aşamalarında ise verilen kararların gerekçelendirme biçimi tartışma konusu olmaktadır. Gerekçelerin kişiye özgü olmadığı ve kalıplaşmış ifadelerle oluşturulduğu, bireysel değerlendirme içermediği ifade edilmektedir.

“Tutuklama ve tutukluluğun devamına ilişkin kararların gerekçeleri incelendiğinde, bunların şablon hâline getirilmiş ve her dosyada kullanılan ifadeler olduğu görülmektedir. Müvekkile özgü herhangi bir gerekçeye yer verilmemiştir. Nitekim verilen kararların büyük bölümünde somut ve tatmin edici bir gerekçe bulunmamaktadır ve mahkemeler neredeyse keyfi sayılabilecek kararlara imza atmaktan çekinmemektedir.” [2]

Ceza yargılamasında gerekçeli karar, adil yargılanma hakkının temel unsurlarından biridir. Bu çerçevede, standartlaştırılmış ve kişiye özgü olmayan gerekçeler, yargısal denetimi zayıflatmakta ve kararların nesnelliği konusunda ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.

Sürecin Yönü mü, Sonucu mu Belirleyici Oldu? 

Toplu sevk ve eş zamanlı tutuklama uygulamalarıyla başlayan süreç; büyük ölçüde tek bir, sonradan geri çekilen beyana dayanan iddianame yapısı; sahada dile getirilen müdahale ve yönlendirme iddiaları; maddi delil yokluğu ve analiz edilmemiş teknik veriler ile devam etmektedir. Nihayetinde ise bu yapı, kişiye özgü gerekçeler içermeyen, şablon nitelikli kararlarla tamamlanmaktadır.

Bu tablo, yargılama sürecinin delilden sonuca ilerlemediğini; aksine baştan itibaren belirli bir sonuca göre şekillendirildiğini güçlü ve kaçınılmaz biçimde ortaya koymaktadır. Süreç boyunca ortaya çıkan usul uygulamaları, delil tercihleri ve gerekçelendirme biçimi; yargılamanın seyrinin mi sonucu doğurduğu, yoksa sonucun mu süreci belirlediği sorusunu kaçınılmaz hâle getirmektedir.

Bu çerçevede, dosyada ortaya çıkan bütünlük; kararın yalnızca yargılama sürecinin bir çıktısı olup olmadığı değil, aynı zamanda bu sürecin başından itibaren belirli bir sonuca hizmet edecek şekilde kurgulanıp kurgulanmadığı sorusunu da güçlü biçimde gündeme taşımaktadır. Bu nedenle dosya, yalnızca içeriğiyle değil, inşa biçimiyle de tartışılmaktadır. 


Kaynaklar:

[1] Mehmet Özoğul’un 10.07.2017 tarihinde Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesi’nde verdiği SEGBİS savunması.
[2] Mehmet Özoğul müdafii Avukat Fethi Öztürk’ün 27.06.2018 tarihinde Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesi’nde verdiği beyanı.

Yazarın Tüm Yazıları

SON YAZILAR