15 Temmuz sonrasında yürütülen gözaltı süreçlerine ilişkin en ağır anlatımların bir bölümü, mahkeme tutanaklarına geçen beyanlarda yer aldı. Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, M.Ö.’nün mahkeme tutanaklarına yansıyan beyanlarında; saatlerce kelepçeli bekletilme, fiziksel şiddet, aç bırakılma ve spor salonunda geçen günleri kapsayan bir süreç anlatılıyor. Beytepe’de başlayan ve İl Jandarma Komutanlığı ile İl Emniyet Müdürlüğü aşamalarında devam ettiği anlatılan kötü muameleler, gözaltı koşullarının insan hakları standartlarıyla uyumu konusunda ciddi endişeler doğuruyor.
Sabahtan Akşama Kadar Arkadan Kelepçeli Bekleyiş
Mağdurun anlatımına göre süreç, herhangi bir açıklama yapılmaksızın uzun süreli ve ağır bir fiziksel kısıtlamayla başladı:
“Beni bir brifing salonunda oturttu. ‘Burada bekle’ dedi. Sonra, tavrını tam net olarak anlayamamakla beraber yanında birisiyle geldi, ‘Bunu da kelepçeleyin, ellerini arkadan’ dedi ve beni kelepçeledi. Ben ‘Ne oluyor komutanım?’ falan demeye kalmadan ‘Sen ne olduğunu bilirsin’ gibi kelimeler kullanarak sabah saat 10:00’dan akşam saat 18:00–19:00 gibi o saate kadar beni başka hiçbir şey söylemeden ellerim arkadan kelepçeli şekilde bir sandalyenin üzerine oturtturdu. Ne ekmek verildi ne su verildi. Bir kere tuvalete gitmeme izin verdiler, onu da kelepçelerimi çözmedikleri için işimi de halledemedim zaten.” [1]
Saatlerce arkadan kelepçeli bekletilme, yiyecek ve su verilmemesi ve tuvalet ihtiyacının kelepçeler çözülmeden giderilmek zorunda kalınması; gözaltı sürecinde uygulanan muamelenin sınırlarına ilişkin ciddi soruları beraberinde getiriyor. Kişinin temel ihtiyaçlarına erişimin engellenmesi ve uzun süre fiziksel kısıtlama altında tutulması, hukuk düzeninde kötü muamele yasağı kapsamında değerlendirilen başlıklar arasında yer alıyor. Türk Ceza Kanunu’nun 94. maddesi işkence suçunu düzenlerken, Anayasa’nın 17. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi kişinin maddi ve manevi bütünlüğünü güvence altına alıyor. Üstelik bu koruma, olağanüstü dönemlerde dahi sınırlandırılamayan temel güvenceler arasında kabul ediliyor.
Merdivenlerde Tekme, Emniyette Darp
Anlatılanlar kötü muamelenin uzun bekletmeyle sınırlı olmadığını gösteriyor. Bir görevliye ilişkin fiziksel şiddet anlatımı tutanaklara şu sözlerle yansıdı:
“Merdivenlerden inerken uzman çavuş ya da uzman erbaş olduğunu düşündüğüm birisi, ‘Ben alay komutanının habercisiyim, ben alay komutanının korumasıyım’ diyerek hem hakaret ediyordu hem de arka taraftan bacaklarıma tekme atmaya çalışıyordu. Birkaç tane tekmeyi isabet ettirdi.” [1]
İl Emniyet Müdürlüğü sürecinde ise tablo daha ağır bir boyuta ulaştı:
“Burada arabadan iner inmez orada görevli polisler neden ve nereden geldiğimizi sormadan tekme tokat vurmaya, ağza alınmayacak küfürler etmeye başladılar. Benim özellikle başımın arka tarafına ve sırtıma copla ve orada bulunan plastik bir şeyle, ne olduğunu anlayamadığım bir cisimle, defalarca vurdular. Bir ara baygınlık geçirdim.” [1]
Beyanlarda, hakaret ile fiziksel şiddetin iç içe geçtiği bir tablo ortaya çıkıyor. Baş ve sırt bölgesine yönelik tekrar eden darbeler ile baygınlık yaşandığının anlatılması, gözaltı sürecinde tarif edilen muamelenin ağırlığı bakımından dikkat çeken unsurlar arasında yer alıyor. Kötü muamele yasağı bakımından değerlendirildiğinde, kişinin fiziksel bütünlüğüne yönelik güç kullanımı kadar, buna eşlik eden davranışlar ve koşullar da önem taşıyor.
Mağdur, maruz kaldığı şiddetin etkilerinin aylar boyunca devam ettiğini de ifade etti:
“Burada aldığım bu darbeler nedeniyle cezaevinde yaklaşık 3 aydan fazla yastığa başımı sırt üstü koymadım. Koyduğumda da kısa bir süre sonra başım ağrıyordu. Hâlen de zaman zaman ağrımakta ve zaman zaman da hafıza kaybı yaşamaktayım. Unutkanlıklar çok olmakta.” [1]
Aylar boyunca sırt üstü yatamama ve devam eden hafıza sorunlarının anlatılması, yaşananların etkisinin gözaltı süreciyle sınırlı kalmadığını gösteriyor. Hukuk bakımından kötü muamele ve işkence değerlendirmelerinde, olay anındaki fiziksel müdahalenin yanı sıra bunun kişi üzerinde bıraktığı kalıcı etkiler de ayrıca ele alınıyor. Türk Ceza Kanunu’nun 95. maddesi, işkence fiillerinin mağdur üzerinde sürekli zayıflama, kalıcı iz veya yaşamı tehlikeye sokan sonuçlar doğurması gibi hâlleri daha ağır sonuç doğuran durumlar arasında düzenliyor.
Spor Salonunda Geçen Sekiz Gün
Gözaltında tutulma koşullarına ilişkin bölüm ise anlatının en ağır kısmını oluşturuyor:
“Spor salonuna girdiğimizde üzerimizdekileri çıkardılar, sadece kilodumuz kalacak şekilde bizi soydular… Gözaltında 8 gün boyunca kapalı spor salonunda tahta zemin üzerinde dizlerimin üzerinde oturttular. İlk gün ekmek ve su dahil hiçbir şey vermediler… Yine burada kaldığım 8 gün boyunca günde bir parça ekmek ve bazen küçük bir peynir ya da reçel veriyorlardı… 8 gün boyunca işkence ve kötü muamele devam etti.” [1]
Tanıklıkta yer alan bu anlatımlar, gözaltı koşullarının niteliğine ilişkin temel soruları yeniden gündeme getiriyor. Özellikle barınma, beslenme ve insan onuruna uygun muamele standartlarının korunup korunmadığı sorusu metnin merkezinde yer alıyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında, gözaltı sürecine ilişkin değerlendirme kişinin güvende tutulup tutulmadığıyla sınırlı kalmıyor; tutulma koşulları, beslenme, hijyen, fiziksel kısıtlama ve insan onuruna uygun muamele gibi unsurlar da inceleme konusu yapılıyor. Bu nedenle gözaltının hangi şartlarda geçirildiği, mahkeme tutanaklarına yansıyan anlatımların değerlendirilmesinde belirleyici unsurlardan biri hâline geliyor.
Gözaltı Koşullarının Hukuki Sınırları
Mahkeme tutanaklarına yansıyan beyanlar, gözaltı sürecine ilişkin tartışmanın yalnızca özgürlükten yoksun bırakılma meselesiyle sınırlı olmadığını gösteriyor. Saatlerce arkadan kelepçeli tutulma, temel ihtiyaçlara erişimin kısıtlandığı iddiaları, fiziksel şiddet anlatımları ve günler süren tutulma koşulları; gözaltında kişiye nasıl muamele edildiği sorusunu doğrudan hukuki inceleme alanına taşıyor. Türk hukukunda işkence ve kötü muamele yasağı, yalnızca fiziksel şiddet iddialarıyla sınırlı görülmüyor; kişinin onurunu zedeleyen, bedensel veya ruhsal bütünlüğünü etkileyen koşullar da bu kapsamda değerlendiriliyor.
Bu nedenle gözaltı sürecine ilişkin değerlendirme, yalnızca güvenlik gerekçeleri veya soruşturmanın kapsamı üzerinden yapılmıyor; kişinin beslenme, hijyen, sağlık, dinlenme ve insan onuruna uygun koşullarda tutulup tutulmadığı da ayrıca önem taşıyor. Anayasa’nın 17. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi ve Türk Ceza Kanunu hükümleri birlikte değerlendirildiğinde, gözaltı süreçlerinde işkence ve kötü muamele yasağının hiçbir koşulda askıya alınamayacağı açık biçimde ortaya çıkıyor. Kamu görevi, emir-komuta ilişkisi veya olağanüstü dönem şartları; insan onurunu zedeleyen fiiller bakımından hukuki sorumluluğu ortadan kaldıran gerekçeler olarak kabul edilmiyor.
Kaynaklar:
[1] M.Ö.’nün 10.07.2017 tarihinde Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesi’nde verdiği SEGBİS savunması