“Devletlerin refahı, parayla değil, adaletle ölçülür.” – Konfüçyüs

Bir Dosyanın Görünmeyen Yüzü: İşkence İddiaları ve Dağılan Bir Hayat 

Bir Dosyanın Görünmeyen Yüzü: İşkence İddiaları ve Dağılan Bir Hayat 

Bir gözaltı süreci, kişinin özgürlüğünün sınırlandırılmasının ötesinde; nasıl yürütüldüğü, hangi koşullarda ifade alındığı ve kişinin fiziksel ile ruhsal bütünlüğünün korunup korunmadığı bakımından da hukukun sınandığı alanlardan biridir. Çünkü bir insan hakkında hüküm kurulmadan önce, devletin ona nasıl davrandığı da yargılamanın parçasıdır. 03 Kasım 2017 tarihinde Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesinde verdiği beyanda H.H., gözaltına alındığı andan itibaren yaşadıklarını; baskı, şiddet, kötü muamele ve aile hayatına kadar uzanan ağır sonuçlarıyla birlikte anlatmaktadır. 

Baskı, Cebir, Şiddet ve İşkence Altında

Mağdur, Ankara TEM Şube Müdürlüğünde alınan ifadelerinin kendi iradesini yansıtmadığını söylüyor. Anlatımına göre burada tartışılan, sert sorgu yöntemlerinin ötesine geçen bir süreç: baskı, cebir, şiddet ve tehdit altında alındığını belirttiği; sonrasında ise içeriğinde değişiklik yapıldığını ifade ettiği beyanlar.

“Ankara TEM Şube Müdürlüğünde baskı, cebir, şiddet, tehdit ve işkence altında alınmış olan ve diğer sanık ifadeleriyle uyumlu olması için açıkça ve art niyetli olarak çarpıtılan, ekleme ve çıkarma yapılan ifadelerimin tamamını reddediyorum.” [1]

Mağdur, daha önce savunma yapan sanıkların anlattığı süreçlerin büyük ölçüde kendisi için de geçerli olduğunu, bu nedenle ayrıntıya girmeden duruşmada verdiği savunmanın esas alınmasını talep etmektedir.

“Benden önce savunma yapan tutuklu ve tutuksuz kişilerin savunmalarında detaylı olarak anlattığı ve benim de büyük bir kısmına maruz kaldığım… burada detaylı anlatmayacağım… Bunun yerine vermiş olduğum bu savunmamdaki ifadelerimin esas alınmasını yüce mahkeme heyetinden arz ediyorum.” [1]

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 148. maddesi; işkence, kötü muamele, cebir, tehdit veya hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen ifadelerin delil olarak değerlendirilemeyeceğini düzenliyor. Aynı şekilde Anayasa’nın 17. maddesi, kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkını güvence altına alıyor. Bu nedenle dile getirilenler, ifade alma yönteminin hukuka uygunluğu bakımından önem taşıyan iddialar arasında yer alıyor.

32 Gün Sonra, İki Günlük Yoğun Baskı

Mağdur, gözaltına alınma sürecini tarih vererek anlatıyor:

“17 Ağustos 2016 tarihinde görev yapmakta olduğum işyerinden göz altına alındım… 2 günlük yoğun baskı, şiddet ve cebir şartlarında Ankara TEM Şube Müdürlüğünde sorgulama ve göz altında tutuldum.” [1]

Ardından gelen süreci ise kısa ama ağır ifadelerle tarif ediyor:

“19 Ağustos 2016 tarihinde 2 dakika kadar süren bir yargılama ve suçlama dolu bir mahkeme sonucu tutuklanarak önce Sincan F Tipi Kapalı Cezaevine akabinde Hacılar KIRIKKALE F Tipi Kapalı Cezaevine konuldum.” [1]

Mağdur, cezaevinde geçen dönemi özgürlüğün kısıtlanması yanı sıra, temel haklardan mahrum bırakıldığı bir dönem olarak anlatıyor:

“8 ay 7 günlük süre boyunca her türlü yasal haktan mahrum ve insanlık dışı şartlarda tutulduktan sonra 20 Nisan 2017 tarihinde tahliye oldum.” [1]

Gizli Kalması Gereken İfadeler

Mağdurun anlatımında en ağır kırılma noktalarından biri, gizli kalması gerektiğini söylediği ifadelerin kamuoyuna yayılması.

“Tamamen hukuk dışı yollarla Ankara TEM Şube Müdürlüğünde alınan ve gizlilik kararı bulunan sözde ifadelerimin bütün sosyal medya, yazılı ve görsel basına servis edilmesi; beni tanıyan veya tanımayan kişilerde bana ve aileme karşı kin ve nefret oluşmasına neden olmuş, açıkça bana ve aileme yargısız infaz ve itibar soykırımı yapılmıştır.” [1]

Bir soruşturma aşamasında elde edilen ifadelerin kamuoyuna servis edilmesi iddiası, yalnızca kişisel mahremiyet meselesi değil; masumiyet karinesinin korunması bakımından da önem taşıyor. Anayasa’nın 38. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesi, mahkeme kararı olmaksızın kişilerin suçlu ilan edilmemesini güvence altına alıyor.

Burada anlatılan ise mağdurun ifadesiyle, mahkeme hükmünden önce başlayan bir toplumsal mahkûmiyet hissi. Mağdur, bu sürecin kendisiyle birlikte, ailesini de hedef hâline getirdiğini söylüyor.

Evin İçine Taşınan Yük

Tahliye sonrasında yaşananlar da mağdurun anlatımında önemli bir yer tutuyor. Çünkü anlatılanlara göre süreç, cezaevinden çıktıktan sonra sona ermiyor.

“Sabit bir gelirimin olmaması kredi borçlarımın birikmesi ve icra davaları nedeniyle aile geçim güçlüğü yaşadım.” [1]

Ekonomik güçlüklerin yanında, en ağır sonuçların aile bireyleri üzerinde ortaya çıktığını ifade ediyor:

“Eşim ve çocuklarımda depresyon ve aşırı strese bağlı rahatsızlıklar baş gösterdi. Bu husus hastahane kayıtları ve raporlardan kolayca teyit edilebilir.” [1]

Çocukların sağlık sorunları, kredi baskısı ve aile düzenindeki kırılmanın, soruşturma dosyasının görünmeyen tarafı olduğunu anlatıyor:

“Bu süreçte çocuklarımın hastalanması, gelişim güçlüğü, bankaların kredi ve kredi kartı borcundan dolayı tarafıma icra davaları açmaları ve kara listeye almaları nedenlerle bana ve aileme ayrı bir yıkım oldu.” [1]

Mağdurun anlatımında soruşturma, mahkeme salonuyla sınırlı bir süreç olarak görünmüyor; evin içine, çocukların sağlığına ve gündelik hayatın bütün düzenine kadar uzanan bir kırılma olarak ortaya çıkıyor. 

Bir ifade odasında başlayan sürecin etkisi bazen dosya kapağı kapandığında bitmiyor. Kimi zaman bir kişinin anlattığı şey, neyle suçlandığından çok, o süreçte kendisine nasıl davranıldığı oluyor. Hukuk açısından belki de en zor sorulardan biri de burada ortaya çıkıyor:  Bir insanın beyanı alınırken hukukun sınırları dışına çıkıldıysa, o dosyanın geri kalanında hukukun ağırlığı ne kadar korunabilir? 


Kaynaklar

[1] H.H.’nin 03.11.2017 tarihinde Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesinde verdiği beyanı.

Yazarın Tüm Yazıları

SON YAZILAR