“Devletlerin refahı, parayla değil, adaletle ölçülür.” – Konfüçyüs

Somut Gerekçe Olmadan Adalet Mümkün mü? 

Somut Gerekçe Olmadan Adalet Mümkün mü? 

Bir ceza yargılamasında tutuklama, hükümden önce verilen bir ceza değil; belirli şartlar oluştuğunda başvurulabilecek geçici bir koruma tedbiri olarak tanımlanır. Ancak bazı dosyalarda tartışma, suç isnadından çok bu tedbirin hangi noktada fiilî cezalandırmaya dönüştüğü sorusu etrafında şekillenir. Jandarma Binbaşı Haydar Hacıpaşalıoğlu hakkında yürütülen süreçte de savunmanın temel itirazı buydu: Kaçma şüphesinin bulunmadığı, delillerin toplandığı ve daha hafif tedbirlerin mümkün olduğu bir durumda, tutukluluk hangi somut gerekçeye dayanıyordu?

“Tutuklama Bir Tedbirdir”

Savunmanın ilk itirazı, tutuklamanın zorunlu bir güvenlik önlemine dönüşüp dönüşmediği noktasında yoğunlaşıyor. Müdafii Avukat Abdullah Atilla Bingöl bu durumu şu şekilde ifade ediyor:

“Müvekkilin herhangi bir suç işleme eğilimi yoktur. Sabıkasızdır. Kaçma veya ortadan kaybolma şüphesi kesinlikle yoktur. Eğer böyle bir şey olsaydı zaten şu ana kadar yüz kere kaçardı. Çağrıldığı takdirde bütün adli makamlar önünde hazır bulundurulacaktır…” [1]

“…Müvekkilin zaten delil karartma tehlikesi söz konusu değildir. Delillerin tamamı toplanmış vaziyettedir.” [1]

Bu noktada müdafii, tutuklamanın istisnai bir tedbir olduğunu ve alternatif koruma yöntemlerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini söylüyor.

“Tutukluluk bir tedbirdir. Bu tedbir eğer o şartlar gerçekleşecekse zorunlu hale gelir… Son yıllarda adli kontrol tedbirleriyle ilgili olarak yapılan değişiklikle mahkemelere geniş bir takdir hakkı verilmiştir… Gerekirse adli kontrol tedbirlerine başvurulmasını talep ediyoruz.” [1]

Hacıpaşalıoğlu da duruşma sırasında verilen yakalama kararının, süreç boyunca gösterdiği tutumla bağdaşmadığını ifade ediyor:

“Dün itibariyle hakkımda verilen yakalama kararı ise duruşmaya katılan, bugüne kadar serbest kaldığı süre boyunca hiçbir şekilde kaçma teşebbüsünde bulunmayan şahsıma ve aileme aynı acıları tekrar yaşatan ikinci bir yıkım olmuştur.” [2]

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi, tutuklamanın ancak kaçma şüphesi veya delilleri yok etme, gizleme ya da değiştirme ihtimalini gösteren somut olgular bulunduğunda uygulanabileceğini düzenler. Hukuki tartışma da tam burada yoğunlaşıyor: Sabit ikamet, düzenli duruşma katılımı ve toplanmış deliller karşısında, tutuklama hangi somut risk üzerinden gerekçelendiriliyor?

HTS Kayıtları ve Yorumun Sınırları

Dosyada dikkat çekici görülen HTS kayıtları, savunmanın itiraz ettiği başlıklardan biri. Hacıpaşalıoğlu, bazı telefon görüşmeleri ile Beştepe–Güvercinlik arasındaki hareketliliğin ‘koordinasyon’ ve ‘hazırlık’ faaliyeti gibi yorumlandığını; oysa bunların rutin görev ilişkileri içinde değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor: 

“Aynı benzer bir bilişim görevi icra eden ve toplantı seminer bilişim projeleri gibi ortak faaliyetlerde yer aldığım bir meslektaşımdır… Yaptığım telefon görüşmeleri de genelde mesaideki faaliyetlerimiz kapsamındadır…” [2]

“Görev ve mesai itibariyle yılın hemen hemen her günü arz, imza, idari ve askeri gibi birçok görev için Jandarma Genel Komutanlığı karargahına gitmekteydim… Bazen de gün içinde birkaç kez Güvercinlik Beştepe kışlaları arasında mekik dokuduğum kolaylıkla teyit edilebilir…” [2]

“Telefon görüşmelerinin içerikleri bilinmediği halde asılsız ve mesnetsiz anlamlar yüklenerek mahkeme heyetini yönlendirici yorum ve isnatlarda bulunulmuştur.” [2]

Ceza muhakemesinde delilin yalnızca varlığı değil, bağlamı da önem taşır. Bir telefon görüşmesinin yapılmış olması ile bu görüşmeden suç isnadı çıkarılması arasında somut olgularla desteklenen bir bağ kurulması gerekir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 217. maddesi, hükmün ancak duruşmada tartışılmış ve hukuka uygun elde edilmiş deliller üzerine kurulabileceğini düzenler. Bu nedenle HTS kayıtlarının tartışmasında asıl soru, verinin varlığından çok ona yüklenen anlamın ne ölçüde somut olgularla desteklendiğidir. Aksi takdirde, içerikleri bilinmeyen telefon temasları ve rutin hareketlilikler üzerinden kurulan yorumlar, HTS’yi “Haksız Tutuklama Sebebi”ne dönüştürür.

Sonuç Yerine

Bu dosyada savunmanın kurduğu temel itiraz, yalnızca suçlamaya değil; suçlamanın inşa edilme biçimine yöneliyor. Bir tarafta kaçma şüphesi bulunmadığı, delillerin toplandığı ve adli kontrol gibi daha hafif tedbirlerin mümkün olduğu bir tablo; diğer tarafta ise telefon kayıtlarına ve hareketliliğe yüklenen yorumlar üzerinden şekillenen bir isnat yer alıyor. Hukuki tartışma da tam burada beliriyor: Bir koruma tedbiri hangi noktada fiilî cezalandırmaya dönüşür ve bağlamından koparılan veriler ne ölçüde suç isnadının temelini oluşturabilir?


Kaynaklar

[1] Avukat Abdullah Atilla BİNGÖL’ün 03.11.2017 tarihinde Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesinde verdiği beyanı.

[2] Haydar HACIPAŞALIOĞLU’nun 03.11.2017 tarihinde Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesinde verdiği beyanı.

Yazarın Tüm Yazıları

SON YAZILAR