“Devletlerin refahı, parayla değil, adaletle ölçülür.” – Konfüçyüs

Sayfa Sayfa Servis Edilen ‘İtirafların’ Arkasındaki Gerçekler 

Sayfa Sayfa Servis Edilen ‘İtirafların’ Arkasındaki Gerçekler 

31 Ekim 2017 tarihinde Beytepe’de görülen duruşmada, M.T. kendisine yöneltilen suçlamalara cevap vermenin ötesinde, soruşturma aşamasında kamuoyuna ‘itiraf’ başlıklarıyla servis edilen ifadelerin hangi koşullarda alındığını da mahkeme huzurunda anlattı. Duruşma salonunda aktarılanlar; gözaltı süresinin niteliği, tecrit koşulları, tehdit iddiaları ve avukatsız yapılan sorgular üzerinden adil yargılanma hakkı ve insan onuruna ilişkin ciddi soruları da gündeme taşıyordu. 

Mağdur, mahkemede yaptığı savunmada soruşturma sürecinde verdiği ifadeleri reddettiğini açık biçimde belirtti. Bunun gerekçesi ise, kendi anlatımına göre, gözaltında maruz kaldığı ağır psikolojik baskı ve kötü muameleydi:

“18 gün boyunca gözaltına alınmam, gözaltı süresi içerisinde soruşturmayla hiç alakası olmayan Kazan İlçe Jandarma Komutanlığında, doğal gün ışığı almayan ve kalorifer sistemi tam olarak çalışmayan bir nezarethanede, aralık ayının soğuğunda psikolojik baskı ve insanlık dışı muamele yapmak maksadıyla 7 gün boyunca tecrit edilmem; gözaltı süresince yaşadığım psikolojik baskı, maruz kaldığım onur kırıcı hareketler ve insanlık dışı muameleler…” [1]

Mahkeme salonunda aktarılan bu sözler, bir nezarethane tarifinden çok daha fazlasını içeriyordu. Doğal gün ışığı almayan bir ortam, çalışmayan kalorifer sistemi ve aralık ayının soğuğunda geçen günler… Beyan, fiziksel koşulların bilinçli biçimde psikolojik baskı unsuru hâline getirildiğini de ortaya koyuyordu. 

Mağdurun anlatımında en dikkat çekici başlıklardan bir diğeri de ifade alma sırasında tehdit edilmesiydi. Üstelik soruşturma sürecinde baskının yöneldiği tek kişi kendisi değildi; ailesi de bu sürecin bir parçası hâline getirildi: 

“…iddia edilen suçlamaları kabul ettirmek amacıyla, eşimin de gözaltına alınacağı yönünde tehdit edilmem…” [1]

Bir kişinin iradesini kırmak amacıyla aile fertlerinin gözaltı tehdidinin araçsallaştırılması, etik tartışmaların ötesinde ciddi hukuki sonuçlar doğurabilecek bir mesele olarak öne çıkıyor. Türk Ceza Kanunu’nun 94. maddesi, bir kişiye insan onuruyla bağdaşmayan ve algılama veya irade yeteneğini etkileyebilecek davranışların sistematik biçimde uygulanmasını işkence kapsamında değerlendiriyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi ise işkence ve insanlık dışı ya da aşağılayıcı muameleyi mutlak biçimde yasaklıyor. Bu yasak, olağanüstü dönemler dâhil hiçbir koşulda askıya alınamıyor.

Mahkemeye aktarılan anlatımın bir başka boyutu ise ifade alma süreçlerinin usulüne ilişkindir. Mağdur, gözaltı boyunca yalnızca ifade alma sırasında görüşmek istediğini belirtmesine rağmen, “mülakat” adı altında düzenli biçimde avukatsız sorguya alındığını anlattı:

“…Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği’ne aykırı olarak, ifade alma haricinde görüşmek istemediğimi belirtmeme rağmen, mülakat adı altında 3-4 günde bir avukat olmadan sorguya çekilmem…” [1]

Ceza Muhakemesi Kanunu ve Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği; kişinin müdafi yardımından yararlanma hakkını temel bir güvence olarak düzenliyor. Özgürlüğünden yoksun bırakılmış bireylerin avukata erişimi, teknik bir usul güvencesinden ibaret değildir; baskıyı, yönlendirmeyi ve irade sakatlanmasını önleyen temel koruma mekanizmalarından biridir. 

Mahkeme salonunda dile getirilen beyanlar, soruşturma sürecinde verilen ifadelerin içeriğinden çok, o ifadelerin hangi şartlar altında alındığına işaret ediyordu. Mağdur, kendisine belirli bir anlatının telkin edildiğini ve buna uygun ifade vermesi hâlinde serbest bırakılacağı yönünde sürekli mesaj aldığını söyledi:

“…bana telkin ve dikte edilen şekilde ifade vermem durumunda adli kontrol şartıyla serbest bırakılacağımın sürekli olarak vurgulanması ve artık bu gözaltı sürecine katlanamamam nedeniyle, bana yöneltilen suçlamalarla ilgili soruşturma safhasında vermiş olduğum ifadeleri reddediyorum.” [1]

Bu anlatım, yıllar boyunca kamuoyunda “itiraf” başlıklarıyla dolaşıma sokulan bazı ifadelerin arka planına ilişkin temel bir soruyu da gündeme getiriyor: Bir ifade içeriği üzerinden mi değerlendirilmelidir, yoksa hangi koşullar altında alındığı da aynı ölçüde sorgulanmalı mıdır? 

Mahkeme huzurunda aktarılan beyana göre; doğal ışık almayan bir nezarethane, soğukta geçen günler, tecrit, psikolojik baskı, aile üzerinden tehdit ve avukatsız mülakatlar bir bütün olarak tarif ediliyordu. Bu şartlar altında alınan ifadelerin özgür iradenin ürünü olup olmadığı sorusu, bireysel bir savunmayı aşarak doğrudan adalet duygusunun merkezine yerleşiyor. 

Duruşmada mağdur, yaşadıklarının yönetmelik ihlaliyle sınırlı olmadığını; anayasal güvencelere ve uluslararası insan hakları normlarına da açık biçimde aykırı olduğunu vurguladı:

“…Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği’nin, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun, Anayasa’nın, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin amir hükümleri ihlal edilmiştir.” [1]

Bazen bir duruşma salonunda söylenen birkaç cümle, yıllarca yüksek sesle anlatılan bir hikâyenin sessiz bırakılmış kısmını görünür kılar. Beytepe’de 31 Ekim 2017 günü kayda geçen bu beyan da, kamuoyuna sayfa sayfa servis edilen ‘itirafların’ arkasındaki gerçekleri ortaya çıkarıyor. 


Kaynaklar

[1] M.T.’nin 31.10.2017 tarihinde Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesi’nde verdiği SEGBİS savunması.

Yazarın Tüm Yazıları

SON YAZILAR