15 Temmuz gecesi Beytepe Jandarma Okullar Komutanlığı’nda bulunan kursiyer teğmenler, terör tehdidine karşı kışlada hazır kıta olarak görevlendirildiler. 16 Temmuz sabahı Veli Tire ve ekibi tarafından darbeci ilan edilerek emniyete teslim edilen teğmenler, Ankara’daki Şehit Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan Atlı Polis Eğitim Merkezi’nin ahırına götürüldü. İnsan onuruna ve kolluk etiğine yakışmayan davranışlar eşliğinde teğmenler ve oraya getirilen diğer askeri personel araçlardan indirildi. Üzerlerindeki kıyafet, ayakkabı, cüzdan, saat ve yüzük gibi kişisel ve değerli eşyalar, imza karşılığı muhafaza altına alınması gerekirken bir çuvala rastgele dolduruldu. Günlerce süren işkence ve kötü muamelenin ardından paralar ile kişisel ve değerli eşyalar sahiplerine ya eksik teslim edildi ya da hiç teslim edilmedi.
Hukukun en hassas alanlarından biri, kişinin özgürlüğüne dokunan yakalama ve gözaltı süreçleridir. Bir şüphelinin yakalanmasından savcı ya da hâkim karşısına çıkarılmasına kadar geçen aşamalar, yalnızca güvenlik güçlerinin değil, aynı zamanda devletin hukuk devleti olma iddiasının da sınavıdır. Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği ve Ceza Muhakemesi Kanunu bu süreci titizlikle düzenler: Yakalama anında şüpheliye haklarının bildirilmesi, tutanağın tutulması, savcının bilgilendirilmesi, gözaltı kararının verilmesi, yakınlarına haber verilmesi, sağlık kontrolü ve ifade alma aşamaları bu zincirin temel halkalarıdır. Tüm bu adımların amacı, hem adaletin yerini bulmasını sağlamak hem de bireyin temel hak ve özgürlüklerini korumaktır.
Kursiyer Teğmen S.S., 20. Ağır Ceza Mahkemesinde verdiği ifadede, 16 Temmuz 2016 günü öğle saatlerinden itibaren Ankara’daki Şehit Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan Atlı Polis Eğitim Merkezi’nde yaşadıklarını şöyle anlattı:
‘’…Polis tarafından gözaltına alınırken hiçbir kayıt ve tutanak tutulmadan bütün kıyafet ve eşyalarım rastgele çöp poşetlerine zorla attırılmıştır. Gözaltına alındığım yer olan Atlı Spor Merkezi’nde, içinde atların koştuğu, pisliklerini yine aynı yere yaptıkları ve hatta belki atların yatmış olduğu kapalı manej şeklindeki yere konuldum ve tüm kıyafetlerim çıkartırılarak yalnızca alt iç çamaşırımla burada iki gün boyunca tutuldum. Bu iki gün boyunca aç bırakıldım. Ağır hakaret ve küfürlere maruz kaldım. Bunun yanında en ağır ve onur kırıcı şekilde yapılan işkence, diz üzerinde başımız öne eğik bir biçimde, başımızı hiç kaldırmadan ve ellerimiz arkadan kelepçeli olmak suretiyle öylece bekletilmemizdi. Burada ailelerimize de ağır küfürler edildi. Bu süre zarfında, dizlerimizin üzerinde durmaya çalışırken bayılan ya da başını kaldıran arkadaşlarıma insanlık dışı ve çok ağır biçimde müdahale ediliyor, böylece korku salınarak psikolojimiz yıpratılmaya çalışılıyordu. Burada yemeği bile ellerimiz arkadan kelepçeli bir şekilde yedik. Ahırda hijyen koşulları hiçbir şekilde yoktu. Ahır dâhil bütün gözaltı sürem boyunca sistematik bir şekilde birçok işkenceye maruz kaldım.
Bunun haricinde ikinci günün akşamında ise buradan alınarak Polis Akademisi’nin içerisindeki spor salonuna götürüldük. Ancak yine işkence amacıyla saatlerce çıplak bir şekilde soğukta bir halı saha içerisinde bekletildik ve etraftaki herkese fotoğraf ve videolarımız çektirilerek küfür ve hakaretlere maruz bırakıldık. Ardından spor salonuna konulduk ve burada beş gece geçirdim. Bu günler boyunca ellerimiz her zaman kelepçeliydi ve sırf işkence olsun diye gece uyurken dahi kelepçelerimiz sıkılıyor, bileklerimiz yara olacak hale getiriliyordu.
Gözaltım boyunca hiçbir kanuna ve hukuki kurala uyulmadı. Hatta şunu belirtmeliyim ki, gözaltına alınmadan önce hepimizin cüzdanları alındı. Ben cüzdanımı koli bandı ile bantlamıştım. Buna rağmen, adliyeye götürülmeden önce bana teslim edilen cüzdanımdan 500,00 TL’nin eksik olduğunu tespit ettiğimde ve polislere bunu söylediğimde, “Cüzdanından düşmüş olabilir” dediler. Ben de cüzdanımı bantladığımı ve sadece görevli memurun o bandı kesip açabileceğini belirttiğimde ise “Ben nereden bileyim, biz çalmadık, bize böyle bir şey mi isnat ediyorsunuz?” diyerek beni korkutmaya ve sindirmeye çalıştılar. Ve hâlâ da bununla ilgili iki defa savcılığa suç duyurusunda bulunmama rağmen herhangi bir işlem yapılmadı…’’[1]
Yaşanan tüm bu anlatımlar sadece bireysel mağduriyetleri değil, aynı zamanda devletin temel yükümlülüklerinin ihlalini de açıkça ortaya koymaktadır. Yakalama, gözaltı ve ifade alma süreçleri Anayasa, Ceza Muhakemesi Kanunu ve ilgili yönetmeliklerle sıkı kurallara bağlanmışken; bu kuralların hiçe sayılması ve insanlık onurunu zedeleyen muamelelerin uygulanması açık bir şekilde hukuka aykırıdır. İşkence ve kötü muamele yalnızca ulusal hukukta değil, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde de mutlak yasak kapsamındadır. Ayrıca, gözaltı sırasında görevlilerce imza karşılığı teslim alınması ve emanet altına konulması gereken para ile değerli eşyalar için bu yükümlülük yerine getirilmemiş; söz konusu eşyalar ne usulüne uygun şekilde muhafaza altına alınmış ne de işlemler tamamlandıktan sonra imza karşılığı sahiplerine teslim edilmiştir. Bu nedenle söz konusu eşyaların akıbeti hâlen aydınlatılamamıştır. Defalarca konuyla ilgili suç duyurusunda bulunulmasına rağmen, sorumlular adeta adli makamlar tarafından korunmaktadır. Dolayısıyla bu tablo sadece işkence ve kötü muamelenin uygulanmasını değil, aynı zamanda buna göz yuman adalet mekanizmasını da sorgulanır hâle getirmektedir. Hukuk devletinin varlık sebebi olan insan haklarının korunması gerekliliği, sorumluların yargı önünde hesap vermesini zorunlu kılmaktadır.
Kaynaklar
[1] S. S.’ nin 20. Ağır Ceza Mahkemesinde verdiği beyanı.