Birçoğumuz belki unuttu, ama 2015–2016 yıllarında ülkemizin doğu ve özellikle güneydoğusunda, “Hendek Operasyonları” adıyla yürütülen meskun mahal mücadeleleri, hafızalara kazınacak kahramanlık hikâyelerine sahne oldu. Şehir sokaklarında asker ve polis omuz omuza savaşırken, Özel Harekat Polisi Süleyman Yalçın teröristlerin açtığı ateş sonucu ağır yaralandı. Yanındaki Jandarma Uzman Çavuş İsmail Ertem, ateş altında kendi canını tehlikeye atarak Yalçın’ı güvenli bir noktaya çekti ve ilk müdahaleyi yaptı. Tahliye sırasında tankın üzerinde, üzerine gelebilecek mermilere karşı kendi bedenini siper ederek Yalçın’ı koruması, Ertem’in olağanüstü fedakârlığını ve cesaretini gözler önüne serdi. Jandarma Uzman Çavuş İsmail Ertem yaşanan olayı Anadolu Ajansına şu şekilde ifade etmiştir:
“O sırada polis ağabeyimize en yakın olan bendim. İlk müdahaleyi yaptım. Bina içine emniyetli bir bölgeye çektim. Sürekli konuşarak bilincinin açık kalmasını sağladım, tampon yaptım. Çatışma devam ediyordu. Hendek ve barikatlardan dolayı ambulans veya kobra araçları bulunduğumuz yere gelemedi. Bunun üzerine komutanlarımız tank yönlendirdi. Tank gelince arkadaşlarla beraber polis arkadaşımızı tankın üzerine, çamurluk kısmına yükledik. Sıcak bölgeden çıkana kadar tankın üzerinde 250, 300 metre gittik. O sırada terörist ateşi devam ediyordu. Süleyman ağabeyin üzerine siper oldum. Hendek ve barikatları geçtikten sonra, Süleyman ağabey zırhlı araca alındı ve hızlı şekilde hastaneye sevk oldu. Buradan da Adana’ya sevk ettiler, yarım saat daha geç kalsa şehit olabilirdi… O esnada ben değil kim olsa aynı şeyi yapardı. Biz Türk askeri olarak yaralımızı, şehidimizi hiçbir şekilde cephede bırakmayız.”[1]
15 Temmuz’dan sadece 5–6 ay öncesine kadar asker ve polis arasındaki dayanışma ve kardeşlik bu denli kuvvetliyken, ne oldu da 15 Temmuz’da polisler askerlere karşı bu kadar acımasız hâle geldi? Gözaltında bulunan askeri personele en ağır işkenceleri uygulama motivasyonunu nereden buldu? Uygulanan işkencelere ek olarak, bir de askeri personelin eşleri ve kızları “savaş ganimeti” olarak nitelendirildi. Bu durum, 20. Ağır Ceza Mahkemesi’nde O.Ö. tarafından verilen ifadede şu şekilde anlatılmaktadır:
“…Gaffar Okan Atlı Spor birliğine sivil kıyafetlerimizle gitmemize rağmen sadece alt iç çamaşırımız ile alındık. Elimde bulunan nişan yüzüğüm zorla çıkartılarak ‘Artık siz evli değilsiniz, eşleriniz bizim savaş ganimetlerimiz.’ denildi…”[2]
13 Temmuz 2017 tarihinde 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde A.K. tarafından verilen ifadede ise benzer bir olay şu şekilde anlatılmaktadır:
“20-25 gün boyunca televizyonda yayınlanan görüntüler vardı. Korgeneralinden, Orgeneraline kadar birçok insanın darp edilmiş haldeki görüntüleri vardı. Kafaları yarılmış, kolları kırılmış. Bana onların fotoğraflarını gösterdiler. Sen de mi böyle olmak istiyorsun? Bu evrakı imzalayacaksın dediler. Ben de ‘Bu ifadeyi ben vermedim, ben başka bir ifade verdim. Bu ifadeyi siz kurgulamışsınız.’ dedim. Onlar da ‘Bu evrakı imzalayacaksın yoksa kızlarını buraya getiririz. Onlar bizim helalimiz. Eşini buraya getiririz o bizim helalimiz.’ dediler. Yani siz de takdir edersiniz ki öyle bir linç ortamında onu imzalamaktan başka çıkar yolum kalmadı. O nedenle, o ifadeyi imzalamak zorunda kaldım…’’ [3]
Tarih, sadece kahramanlık ve fedakârlık örneklerini değil, aynı zamanda insan vicdanının nasıl sınandığını da hatırlatır. 2015–2016’da asker ve polis omuz omuza mücadele ederken sergilenen dayanışmanın, yalnızca birkaç ay sonra 15 Temmuz’da nasıl yerini acımasızlığa bıraktığını görmek, insan hakları açısından ürkütücü bir tablo ortaya koymaktadır. Gözaltındaki askerlerin maruz kaldığı işkenceler ve eşlerinin ‘savaş ganimeti’ olarak nitelendirilmesi, hukuksuzluğun ötesinde temel insan haklarına ve insan onuruna yapılmış ağır ihlalleri gözler önüne sermektedir. Askerlerin ifadelerinde aktardıkları üzere, gözaltı sırasında ailelerine yönelik cinsel tehdide varan ifadelerle baskı kurulması, bu zulmün yalnızca fiziksel işkenceyle sınırlı kalmadığını, aynı zamanda aileyi hedef alan psikolojik bir baskı ve sindirme aracı olarak da kullanıldığını göstermektedir. Tüm bu gerçekler, devlet görevlilerinin uygulamalarının keyfi mi yoksa kasıtlı bir irade sonucu mu olduğu sorusunu gündeme getirirken, aynı zamanda kahramanlık ve insanlık arasındaki ince çizginin korunmasının ne denli hayati olduğunu bir kez daha hatırlatmaktadır.
Kaynaklar
[1] Jandarma Uzman Çavuş İsmail Ertem’in 22.01.2016 tarihinde Anadolu Ajansı’nda yayınlanan beyanı
https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/polise-siper-olan-mehmetcik-yasadiklarini-aaya-anlatti/508778
[2] O.Ö.’nün 20. Ağır Ceza Mahkemesinde verdiği beyanı.
[3] A.K.’nin 23. Ağır Ceza Mahkemesinde verdiği beyanı.