“Devletlerin refahı, parayla değil, adaletle ölçülür.” – Konfüçyüs

15 Temmuz Sonrasında Gözaltında İşkence ve Adli Muayene Raporlarının Hukuka Aykırı Değiştirilmesi

15 Temmuz Sonrasında Gözaltında İşkence ve Adli Muayene Raporlarının Hukuka Aykırı Değiştirilmesi


Bu yazı 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrasında hukuka aykırı şekilde Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’ne teslim edilen bir kursiyer teğmenin gözaltı sürecinde maruz kaldığı muameleye ilişkindir. Ayrıca bu yazı ile gözaltı sırasında sistematik biçimde uygulanan darp ve işkence, insan onurunu zedeleyen koşullar ve bu fiillerin belgelenmesini engellemeye yönelik olarak darp ve cebir raporlarının hukuka aykırı biçimde değiştirilmesi ayrıntılı şekilde ortaya koyulmaktadır. Anlatılan hususlar, hem işkence yasağının ihlal edildiğini hem de bu ihlallerin resmî kayıtlar üzerinden örtbas edilmeye çalışıldığını göstermesi bakımından önem arz etmektedir. Konu ile ilgili Kursiyer Teğmen F. Ç.’nin 20. Ağır Ceza Mahkemesi’nde vermiş olduğu beyan şu şekildedir:

‘’…Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’ne ulaştığımızda saat 06.00 sıralarıydı. Hâlen havada savaş uçakları uçmaktaydı. Bizi İl Emniyet Müdürlüğü TEM Şube önünde minibüsten indirdiklerinde, halk çevremizi sarmış hâldeydi. Binaya girene kadar yediğim tekme ve yumrukları sayamadım. O andan sonra her gören darp etmeye başladı.

TEM Şube içinde bombalama neticesinde harap olmuş odaları göstererek darp etmeye devam ettiler. Nereden geldiğimizi, rütbemizin ne olduğunu, olayda ne yaptığımızı sormadan; başımızı yerden kaldırmamıza izin vermeden vurdular. Karın boşluğuma yumruk attıkları için otuz kırk saniye nefes alamadım. Bir başka polis kafamı duvara vurdu ve tekmeledi.

Daha sonra oradan alıp İl Emniyet Müdürlüğü içinde bulunan basketbol sahasına götürdüler. Burada yaklaşık askerî kamuflajlı yüz kişi vardı. Herkes ters kelepçeli, başlar yerde ve diz çökmüş vaziyette bekletilmekteydi. Burada kolluk görevlileri hepimize, sırayla, yorulanın değişeceği, hatta tabiri caizse vardiyalı şekilde; joplarla, sopalarla, tekme ve yumruklarla, hayati organ veya bölge ayırt etmeksizin vurdular.

Öğleden sonra doktor raporu almak için bölgeye giderken herkesin elbisesini çıkararak, sadece iç çamaşırıyla götürdüler. Altı gün boyunca iç çamaşırıyla işkence görmeye devam ettik. Doktorlar ilk muayenede tüm darp ve cebir izlerini raporlara yazmaktaydı. Ardından bu raporlar iptal edilerek başka doktorlar tarafından yeniden muayene edildik. Tahmin edebileceğiniz gibi raporlar “darp ve cebir izi yoktur” şeklinde düzenlendi. Sadece kayıtlara girmiş olan yaralanmaların raporlarını yazıyor, diğer izleri belirtmiyorlardı.

İki gün boyunca aç ve susuz bırakıldık. Gözaltı süresi boyunca, yaralıların inlemesi, darp edilenlerin bağırması, yeni gelenlere özel olarak uygulanan karşılama işkencesi sırasında çıkan sesler ile bize yapılan sayısız darp, yorma hareketleri ve uykusuz bırakma işkencelerine maruz kaldık. İlk üç gün su verilmedi…’’[1]

Adli muayene ve darp–cebir raporları yalnızca bir tıbbi tespit aracı değil; işkencenin önlenmesi, belgelenmesi ve faillerin cezalandırılmasının sağlanması amacıyla mevzuat tarafından hekimlere yüklenmiş zorunlu bir kamusal görevdir. Bu raporların hukuki dayanağı, başta Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, İstanbul Protokolü ve ilgili sağlık mevzuatı olup [2]; hekimlerin, muayene sırasında tespit ettikleri darp, cebir ve işkence bulgularını eksiksiz ve gerçeğe uygun biçimde kayda geçirmeleri hukuken emredici niteliktedir. Buna rağmen, mağdur üzerinde açık biçimde mevcut olan darp ve işkence izlerini görmezden gelerek “darp ve cebir izi yoktur” şeklinde rapor düzenleyen ikinci grup doktorlar, yalnızca işkenceyi önleme yükümlülüğünü ihlal etmekle kalmamış; aynı zamanda gerçeğe aykırı resmî belge düzenleyerek adaletin ortaya çıkmasını da engellemişlerdir. Bu fiiller, işkence suçuna iştirak, resmî belgede sahtecilik, görevi kötüye kullanma, suç delillerini yok etme veya gizleme ve cezasızlığa hizmet etme sorumluluklarını [3] doğurmaktadır. Öte yandan, gözaltında sistematik darp, çıplak bırakma, aç ve susuz bırakma, uykusuz bırakma ve insanlık dışı muamele gibi uygulamalar; hem Anayasa’nın insan onurunu koruyan hükümlerinin hem de Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin açık ihlali niteliğindedir. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, yalnızca işkenceyi bizzat uygulayanların değil, bu suçu örtbas eden, belgeleyen delilleri tahrif eden ve sürece göz yuman tüm kamu görevlilerinin de hukuki ve cezai sorumlulukları tartışmasızdır.


Kaynak

[1] Kursiyer Teğmen F.Ç.’nin  20. Ağır Ceza Mahkemesinde  verdiği beyanı.

[2] 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.94, m.204, m.257 ve m.280; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m.75, m.76 ve m.87; İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele ya da Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelenmesine İlişkin El Kitabı (İstanbul Protokolü), Bölüm IV ve VI; 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun m.4; Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi m.13 ve m.14; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.17.

[3] 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.37–39, m.94-95, m.204, m.257, m.281 ve m.283.

Yazarın Tüm Yazıları

SON YAZILAR