“Devletlerin refahı, parayla değil, adaletle ölçülür.” – Konfüçyüs

Adaletin Terazisi Delille Çalışır

Adaletin Terazisi Delille Çalışır

Beytepe Davası’nda suçlamaların hangi somut fiillere ve delillere dayandığı, yargılamanın temel tartışma başlıklarından birini oluşturuyor. Jandarma Yüzbaşı Adem Yaşar da savunmasını bu noktada kurarak kendisine isnat edilen eylemlerin, bu eylemlere yön verdiği ileri sürülen kastın ve ortaya çıktığı iddia edilen sonuçlarla arasındaki ilişkinin somut biçimde gösterilemediğini savunuyor.

Ancak dosyada tartışılan mesele, iddianamenin delil yapısıyla sınırlı kalmıyor. Eğitim ve çalışma imkânlarının kısıtlanması, cezaevindeki telefon ve görüş sürelerinin azaltılması, mal varlığı üzerindeki tedbirler ve ailesinin yaşadığı ekonomik güçlükler, ispat tartışması sürerken uygulanan sınırlamaların Yaşar’ın hayatına ve yakınlarına nasıl yayıldığını ortaya koyuyor. Bir tarafta kesin ve açık delil talebi, diğer tarafta henüz hüküm kurulmadan sanığın ve ailesinin yaşamını kuşatan ağır sonuçlar bulunuyor.

Somut Delil Yerine Zan

İddianamenin somut fiillerden çok genişletici yorumlara dayandığını savunan Yüzbaşı Yaşar, kendisine isnat edilen suçlarla arasında bağ kuracak kastın, eylemin ve sebep-sonuç ilişkisinin ortaya konulamadığını belirtti:

“İddianamede asılsız iddialar ve genişletici yorumlardan ibaret zanlar vardır. Ancak bana isnat edilen suçlamaların gerçekleştirilmesini sağlayacak kastımın, yani bilerek ve isteyerek yapılmış hareketimin ve eylemimin olmadığı; bana isnat edilen suçlamaların yapılmış ve gerçekleşmiş olduğuna dair somut, açık ve net fiillerin ve hareketlerin bulunmadığı açıktır. Yine bana isnat edilen suçlamaların hiçbirinde sebep-sonuç ilişkisini ortaya koyacak objektif, somut ana deliller olmadığı gibi yardımcı delillerin de olmadığı gün gibi aşikârdır. Yani hiçbir suç delili yoktur. (…) Adaletin terazisi delille çalışır; zanla, şüpheyle ve niyet okumayla hüküm tesis edilemez. Varsa, beni suçlamaya yönelik somut eylemler ve delilleriyle yargılayın.” [1]

Bu itiraz, delil yetersizliğine ilişkin genel bir savunmanın ötesine geçiyor. Beyanda; suçlamaya konu fiilin ne olduğu, bu fiilin hangi kastla gerçekleştirildiği ve isnat edilen sonuçla nasıl ilişkilendirildiği sorularının cevapsız bırakıldığı ileri sürülüyor.

“Adaletin terazisi delille çalışır” sözü de savunmanın temel ölçüsünü ortaya koyuyor: Hükmün varsayıma, genişletici yoruma veya niyet okumaya değil, sanığa ait olduğu açıkça gösterilebilen ve denetlenebilen fiillere dayanması.

Kesin ve Açık İspat Gerekliliği

Sanık müdafii Av. Ömer Çelikkesen, örgüt üyeliği suçlamasının çok sayıda kişi hakkında ileri sürülmesinin her sanık yönünden ayrı ve somut ispat zorunluluğunu ortadan kaldırmayacağını belirtti:

“Şimdi silahlı terör örgütüne üye olma iddiası, aşağı yukarı herkes hakkında iddianamede yer alan bir iddiadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun yerleşik içtihatlarında belirtildiği gibi, sanık ile silahlı terör örgütü arasındaki bağın hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesinlikle ispat edilmesi gerekmektedir. Mahkeme hükmünün olası bir kanıya değil, kesin ve açık bir ispata dayanması ve bu ispatın hiçbir kuşkuya ve başka türlü oluşuma olanak vermeyecek şekilde açıklanması gerekmektedir.” [2]

Müdafi beyanında ortaya konulan ölçü, örgütle bağlantı iddiasının genel değerlendirmelerle veya dosyadaki diğer sanıklar hakkındaki kabullerle kurulamayacağı yönündedir. Her kişi bakımından bağlantının niteliğinin, sürekliliğinin ve suçlamaya esas alınan somut davranışların ayrıca gösterilmesi gerekiyor.

Böylece Yaşar’ın “somut eylemler ve delilleriyle yargılayın” çağrısı, müdafi beyanında kesin, açık ve başka bir ihtimale yer bırakmayacak ispat gerekliliğiyle hukuki bir çerçeveye kavuşuyor.

Eğitim ve Çalışma Haklarına Uzanan Sonuçlar

Yargılama sürecinin sonuçlarının eğitim ve çalışma hayatına kadar uzandığını belirten Yaşar, gözaltı sonrasında çıkarılan KHK’larla sınavlara katılmasının engellendiğini; uygulamaların yakınlarını ve çocukları da etkilediğini anlattı:

“Bu yaşadıklarım yetmiyormuş gibi, gözaltından sonraki süreçte çıkarılan KHK’larla ALES, YDS, ÖSYM gibi sınavlara girmem yasaklanarak Anayasa’da koruma altına alınan eğitim ve öğretim hakkımdan mahrum edildim. Yine ülkemizde çalışma herkesin hakkı ve ödevi olmasına rağmen, sorgusuz ve sualsiz bir şekilde sadece sizi işten atmayıp sizinle ilişkisi olan akrabalarınızı, yakınlarınızı ve dostlarınızı da çıkarılan KHK kararlarıyla işten attılar. Bunların, yani yakınlarımızın, akrabalarımızın, dostlarımızın ve çocuklarımızın herhangi bir resmî eğitim ve öğretim kurumuna alınması veya devam etmesi de engellenmiştir.” [1]

Beyanda iki temel hak alanı öne çıkıyor. İlk olarak ALES, YDS ve ÖSYM kapsamındaki sınavlara katılımın engellendiği, bunun da kişinin eğitim ve mesleki gelişim imkânlarını doğrudan sınırladığı ileri sürülüyor.

Çalışma hayatına ilişkin anlatım ise sonuçların kişinin kendisiyle sınırlı kalmadığını gösteriyor. Yaşar’ın beyanına göre yakınlar, akrabalar, dostlar ve çocuklar da uygulamalardan etkilendi; bireysel bir soruşturmanın sonuçları ailenin ekonomik düzenine ve çocukların eğitim hayatına kadar genişledi.

Cezaevinde Azaltılan Görüş Süreleri

Cezaevine girdikten sonra telefon, kapalı görüş ve açık görüş sürelerinin azaltıldığını belirten Yaşar, önceki uygulamalarla sonraki düzenlemeleri karşılaştırdı:

“Son olarak, ben cezaevine girmeden önce tutuklulara haftada bir gün telefon görüşmesi, haftada bir saat kapalı görüş ve ayda bir saat açık görüş yaptırılırken, çıkarılan KHK’larla bu hakların çoğunda kısıtlamaya gidildi ve görüş saatlerimiz düşürüldü. Ben cezaevine girdikten sonra haftada bir olan telefon görüşmesi iki haftada bire; haftada bir saat olan kapalı görüş iki haftada bir saate ve ayda bir saat olan açık görüş iki ayda bir yarım saate dönüştürüldü.” [1]

Bu kısıtlamalar, cezaevinde bulunan kişinin ailesi ve yakınlarıyla bağını sürdürmesini zorlaştıran sonuçlar doğurdu. İletişim sürelerinin azaltılması, cezaevi düzenine ilişkin teknik bir değişikliğin ötesinde, aile hayatının devamlılığına doğrudan etki eden bir uygulama olarak öne çıkıyor.

Mal Varlığı Tedbirlerinin Aileye Yansıması

Mal varlığı üzerindeki tedbirlerin ekonomik sonuçları, aileye destek olma ve savunma giderlerini karşılama imkânı üzerinden mahkeme gündemine taşındı:

“Mal varlığım üzerindeki tedbirlerin kaldırılmasını istiyorum. Çünkü hiçbir şekilde eşime ve kızıma maddi olarak bir katkıda bulunamıyorum. Kayınvalidem, kayınpederim, annem ve babamın yardımlarıyla ayakta duruyorlar. Hatta avukatımın ücretini bile ödemekte zorlanıyorum.” [1]

Sanık müdafii Av. Ömer Çelikkesen de söz konusu talebi mahkeme huzurunda yineledi:

“Son talebimiz daha önceki taleplerimizle aynıdır efendim. Mallar üzerine konulan tedbirlerin, özellikle OYAK’taki birikimler üzerindeki tedbirlerin kaldırılmasını vekil olarak arz ve talep ederiz.” [2]

Beyanlar, yargılama sürecinde uygulanan ekonomik tedbirlerin sanığın yanı sıra ailesinin yaşam koşullarını ve savunmasını sürdürebilme imkânını da etkileyen sonuçlar doğurduğunu ortaya koyuyor.

Delil Tartışması Sürerken Hayata Yayılan Sonuçlar

Dosyada ortaya çıkan temel gerilim, suçlamaların ispatı konusundaki tartışma ile uygulanan tedbirlerin kapsamı arasında belirginleşiyor. Bir tarafta kastı, somut fiili ve sebep-sonuç ilişkisini gösteren delillerin bulunmadığı savunuluyor; diğer tarafta eğitim, çalışma, aile hayatı, cezaevi iletişimi ve mal varlığı üzerinde geniş etkiler doğuran uygulamalar sürdürülüyor.

Müdafi, hükmün olası bir kanaate değil, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kesin ve açık ispata dayanması gerektiğini hatırlatıyor. Bu ölçü, mahkûmiyet hükmünün yanı sıra yargılama boyunca kişinin ve ailesinin hayatında ağır sonuçlar doğuran tedbirlerin gerekliliği, kapsamı ve devam süresi bakımından da önem taşıyor.

Yaşar’ın mahkeme huzurunda dile getirdiği talep, dosyadaki bütün bu başlıkları tek cümlede birleştiriyor:

“Varsa, beni suçlamaya yönelik somut eylemler ve delilleriyle yargılayın.” [1]

Bu söz, yargılamanın merkezine somut ve denetlenebilir delili yerleştiriyor. Özgürlük, eğitim, çalışma hayatı, aile ilişkileri ve mal varlığı üzerinde ağır sonuçlar doğuran bir süreçte adaletin terazisinin zanla, şüpheyle veya niyet okumayla değil, açık ve kişiselleştirilmiş delillerle çalışması gerektiğini vurguluyor.


Kaynaklar

[1] Yüzbaşı Adem Yaşar’ın Beytepe Davası kapsamında Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen 07.07.2017, 19.07.2017, 31.10.2017 ve 16.11.2017 tarihli 5., 13., 15. ve 27. celse SEGBİS çözümlerindeki beyanları.

[2] Sanık müdafii Av. Ömer Çelikkesen’in Beytepe Davası kapsamında Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen 19.07.2017 tarihli 13. celsedeki beyanı.

Yazarın Tüm Yazıları

SON YAZILAR