“Devletlerin refahı, parayla değil, adaletle ölçülür.” – Konfüçyüs

Dava Başlamadan Hesap Kesildi

Dava Başlamadan Hesap Kesildi

Beştepe Davası’nda Jandarma Muhabere Üsteğmen Muzaffer Taha Gümüş, mütalaaya karşı yaptığı savunmada gözaltına alınmasından cezaevinde bulunduğu döneme kadar yaşadığını belirttiği hukuka aykırılıkları ayrıntılı biçimde anlattı.

Gümüş’ün anlatımı; kişisel eşyalarının kaybolmasından uzun gözaltı süresine, müdafi hakkından bilirkişi raporlarına, tutuklama kararından meslekten ihraca ve cezaevindeki avukat görüşmelerinin dinlenmesine kadar birbirini takip eden çok sayıda uygulamayı kapsamaktadır.

Bütün bunlar yaşandığında hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmuyordu.

Eşyalar Birbirine Karıştı, Sonra da İade Edilmedi

Üsteğmen Gümüş, gözaltına alınması sırasında usulüne uygun bir üst araması yapılmadığını, askerî personele ait eşyaların toplu şekilde çıkarıldığını ve yaşanan fiziki müdahale sırasında birbirine karıştığını anlattı:

“…Üst arama yapılmadan öbek halinde çıkartılan biraz önce bahsettiğim eşyaların fiziki müdahale esnasında dağıldığı, diğer şüphelilerin eşyalarıyla karıştığı. Şu an bu eşyalarım hâlâ bana iade edilmedi. Bu konuda 20 Temmuz 2016’da yani olaydan 5 gün sonra tutulan tutanakta şüphelilere ait eşyaların dağınık halde bulunduğu kayıt altına alınmıştır…” [1]

Bir soruşturmanın daha ilk aşamasında kişinin üzerinden çıkan eşyaların kime ait olduğunun kayıt altına alınması, muhafaza edilmesi ve karışmasının önlenmesi gerekir.

Delillerin ve kişisel eşyaların daha ilk günden birbirine karıştığı bir ortamda, sonradan bu eşyalara dayanılarak yapılacak değerlendirmelerin güvenilirliği de doğal olarak tartışmalı hâle gelir.

Sekiz Gün Gözaltında Tutuldu

Muzaffer Taha Gümüş, 16 Temmuz 2016 tarihinde gözaltına alındığını ve 23 Temmuz’a kadar sekiz gün boyunca gözaltında tutulduğunu belirtti:

“…Gözaltına alındığım 16 Temmuz 2016 tarihinde yürürlükte bulunan mevzuata, yani CMK 91/3 ve Yakalama Yönetmeliği 14’e aykırı olarak 16–23 Temmuz tarihleri arasında 8 gün gibi uzun bir gözaltı sürecinde gözaltında tutuldum ki malum Anayasaya göre o tarih itibarıyla en uzun gözaltı süresi 4 gündür…” [1]

Gümüş’ün itirazı, daha sonra yapılan mevzuat değişikliklerine değil, gözaltına alındığı tarihte yürürlükte bulunan kurallara ilişkindir.

Bir kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılmasının kanuni dayanağı açık olmak zorundadır. Gözaltı süresi sona erdiği hâlde kişinin tutulmaya devam edildiği iddiası, basit bir usul eksikliğinden ibaret değildir.

Daha Başından Herkes Şüpheli İlan Edildi

Üsteğmen Gümüş, 15 Temmuz gecesi Türk Silahlı Kuvvetleri personeline yönelik yaklaşımın masumiyet karinesi açısından da sorunlu olduğunu ifade etti:

“…Yine o gece yansıyan, öğrendiğimiz kadarıyla Hulusi Akar harici tüm TSK personelinin toptancı bir anlayışla peşinen şüpheli ilan edilmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/2 ve Anayasanın 38/4. maddelerinde yer alan masumiyet karinesi ihlali anlamına gelmektedir…” [1]

Bu anlatım, gözaltına alınan askerî personele yönelik yaklaşımın neden daha ilk andan itibaren cezalandırıcı bir nitelik kazandığı yönündeki eleştiriyi de ortaya koymaktadır.

Suçluluk kişiseldir. Bir kişinin hangi fiili işlediği, hangi emri verdiği veya hangi eyleme katıldığı delillerle ortaya konulmadan, mensup olduğu kurum veya bulunduğu yer nedeniyle peşinen suçlu kabul edilmesi masumiyet karinesinin özüyle bağdaşmaz.

Avukatını Seçme Hakkı Kâğıt Üzerinde Kaldı

Gümüş, gözaltı sırasında müdafi hakkının kendisine gereği gibi bildirilmediğini, kendi avukatını seçmesine de fiilen imkân tanınmadığını anlattı:

“…Müdafi seçme hakkımın bulunduğu ve onun hukuki yardımından yararlanabileceğim, müdafinin ifade ve sorgumda hazır bulunabileceği tarafıma bildirilmesi gerekirken, müdafi ile ilgili haklarım bildirilmedi. Hatta şöyle bir durum oldu: Zaten müdafi seçmenize, eğer bir müdafiniz varsa, pek de fırsat verilmedi. Barodan çağrılmış, dosyada görevli hazır müdafiler vardı; onlarla beraber mahkemeye çıkmış olduk Sayın Başkan…” [1]

Savunma hakkı yalnızca şüphelinin yanında herhangi bir avukat bulunmasıyla yerine getirilmiş sayılmaz. Kişinin müdafi seçebilmesi, onunla görüşebilmesi ve hukuki yardımından yararlanabilmesi gerekir.

Üsteğmen Gümüş’ün anlatımına göre ise gözaltındakilerin kendi avukatlarına ulaşmasına yeterli imkân tanınmamış, daha önceden barodan görevlendirilen avukatlarla mahkemeye çıkarılmışlardır.

Altı Bilirkişi Raporunun Beşinde Jandarma Personeli

Gümüş’ün savunmasında dikkat çektiği bir başka konu bilirkişi raporlarıdır. Dosyada bulunan altı bilirkişi raporunun beşinde Jandarma Genel Komutanlığında görev yapan personelin bulunduğunu ifade etmiştir:

“…CMK madde 62 ile 73 arasında bilirkişiliğin görevleri, tarafsızlığı, aksi takdirde hâkimin reddini gerektirecek durumların aynı şekilde geçerli olduğundan bahsediliyor. Benim buradan ön plana çıkarmak istediğim şey şu Başkanım, çokça zikredildi; CMK 64/3’te kamu görevlileri bağlı bulundukları kurumla ilgili davalarda bilirkişi olarak atanamazlar. Fakat biraz önce yansıda verdiğim 6 tane bilirkişi raporundan 5 tanesinde Jandarma Genel Komutanlığı çalışanları bizzat yer almaktadır Sayın Başkan…” [1]

15 Temmuz gecesi Jandarma Genel Komutanlığında yaşanan olayların yargılandığı bir dosyada, delilleri değerlendiren bilirkişi heyetlerinde aynı kurumun personelinin bulunması tarafsızlık konusunda ciddi bir tartışma yaratmaktadır.

Bilirkişinin görevi yalnızca teknik bir rapor hazırlamak değildir; mahkemenin karar verirken yararlanacağı teknik değerlendirmelerden birini ortaya koymaktadır. Bu nedenle bilirkişi incelemesinin bağımsızlığı kadar tarafsızlığı konusunda da şüphe bulunmaması gerekir.

Mahkeme Kararı Olmadan Meslekten İhraç

Gümüş, hakkında henüz kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmadan meslekten ihraç edildiğini ve mal varlığına el konulduğunu da savunmasında dile getirdi:

“…Mahkeme kararı ve savunma hakkı verilmeden ihraç edilerek yani sizin 12 yıl boyunca ‘öl’ dediğiniz meslek hayatınız sadece bir gecede tarumar ediliyor Sayın Başkan. İhraç edilerek ve mal varlığıma el konularak ailem açlığa mahkûm edilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamı ve medeni hak ve yükümlülükler ile mülkiyet hakkım ihlal edilmiştir…” [1]

On iki yıl boyunca sürdürülen bir meslek hayatının, kişi hakkındaki ceza yargılaması sonuçlanmadan sona erdirilmesi yalnızca kamu görevinden çıkarılma anlamına gelmemektedir.

Mesleğini, gelirini ve mal varlığı üzerindeki tasarruf imkânını kaybeden kişinin ailesi de uygulamanın doğrudan sonuçlarına maruz kalmaktadır. Suçluluğu henüz kesinleşmemiş bir insan açısından bakıldığında, ceza mahkemesinin yıllar sonra vereceği kararın çok öncesinde hayatının en ağır sonuçları ortaya çıkmıştır.

Basmakalıp Tutuklama Kararı

Üsteğmen Gümüş’ün tutuklanma sürecine ilişkin anlatımı da benzer niteliktedir:

“…Hâkim tarafından doğru düzgün soru sormadan tutuklama kararı verildi. Aleyhime hiçbir delil belirtilmeden, suçlamalar anlatılmadan 6 kişi ile beraber, ki bunlardan az önce de burada bahsedildi, bizim dosyayla ilgisi olmayanlar da vardı. Onlarla beraber şablon bir şekilde (…) basmakalıp şablonlarla beraber tutuklandık…” [1]

Tutuklama, kişi hakkında henüz hüküm verilmeden özgürlüğünü ortadan kaldıran en ağır koruma tedbiridir. Bu nedenle kararın kişiye özgü gerekçelere dayanması, kuvvetli suç şüphesinin hangi delillerden kaynaklandığının ve tutuklama nedenlerinin somut biçimde ortaya konulması gerekir.

Gümüş ise farklı kişilerle birlikte, dosyaları arasındaki ayrım gözetilmeden şablon ifadeler kullanılarak tutuklandıklarını ileri sürmektedir. Bu anlatım doğruysa, tutuklama kararı kişisel bir değerlendirmeden çok toplu bir işlemin parçası hâline gelmiştir.

Cezaevinde Avukat Görüşmeleri Dinlendi

Hak ihlallerinin cezaevine girdikten sonra da devam ettiğini söyleyen Muzaffer Taha Gümüş, bir süre avukatıyla yaptığı görüşmelerin görevliler tarafından dinlendiğini ve kamera kaydına alındığını anlattı:

“…Cezaevi koşulları ve hak ihlalleri; bir süre avukat-müvekkil görüşmeleri görüşme kabininin kapısı açık bırakılarak gözlemci memurlar tarafından dinlendi, kamera kaydı alındı…” [1]

Avukat ile müvekkil arasındaki görüşmenin gizliliği savunma hakkının temel parçalarından biridir. Bir tutuklunun avukatına anlatacağı hususların cezaevi personeli tarafından dinlenmesi, savunmanın nasıl hazırlanacağını ve hangi bilgilerin paylaşılabileceğini doğrudan etkiler. Kişinin avukatıyla dahi rahatça konuşamadığı bir ortamda savunma hakkının tam anlamıyla kullanıldığından söz etmek güçtür.

Genel Değerlendirme

Bütün bunlar yan yana konulduğunda, ceza mahkemesinin hükmünden önce başlayan başka bir cezalandırma süreci ortaya çıkmaktadır. Meslek sona ermiş, özgürlük ortadan kalkmış, mal varlığına el konulmuş, aile ekonomik olarak etkilenmiş ve kişi daha suçluluğu mahkeme kararıyla ortaya konulmadan hayatının birçok alanında ağır sonuçlarla karşılaşmıştır.

Masumiyet karinesi, yalnızca mahkeme kararının başına yazılan hukuki bir ilke değildir. Devletin, suçluluğu kesinleşmemiş kişiye soruşturmanın ilk gününden itibaren nasıl davrandığıyla anlam kazanır. Suçu henüz ispatlanmamış bir insanın önce cezalandırılıp yıllar sonra suçlu olup olmadığının tartışılması ise bu ilkenin tam tersidir.


Kaynak

[1] Muzaffer Taha Gümüş’ün ifadesi; Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesi SEGBİS kayıt çözümlemeleri ve duruşma zabıtlarından derlenmiştir.

Yazarın Tüm Yazıları

SON YAZILAR