Görev bilinciyle birliğe, fişleme listeleriyle sanık sandalyesine
Bir Jandarma personeli, terör saldırısı, toplumsal olay veya birliğinde yürütülen geniş çaplı bir operasyon söz konusu olduğunda, mesleki bir refleks olarak birliğine gidip gitmemeyi değerlendirir. Olayın niteliğine göre bu karar değişebilir; ancak hiçbir durumda “bu olay beni ilgilendirmez” ya da “benim görev alanıma girmez” anlayışıyla hareket edilmez. Aksine, ortada bir sorun varsa, görev alanına girip girmediğine bakılmaksızın, sorumluluk sahibi her Jandarma kendisine bir görev verilebileceğini düşünerek birliğine gider ve gelişmeleri oradan takip eder.
15 Temmuz akşamı, vazife bilinci taşıyan bir Jandarma mensubu olarak, daha önce Ankara’da meydana gelen olağanüstü olaylarda yaptığım gibi, hiç tereddüt etmeden görev yaptığım birliğime gittim. Tıpkı Gar saldırısı, Kızılay patlaması, Merasim Sokak saldırısı ve benzeri olaylarda olduğu gibi, o gece de standart bir uygulama olarak derhal birliğime ulaştım ve komutanlarımın verdikleri emirler doğrultusunda hareket ettim. Söz konusu gece birliğimizde herhangi bir olumsuzluk yaşanmadı ve ertesi gün normal mesaimize devam ettik.
Olaydan sonra görevime devam ederken, daha sonradan anladığım kadarıyla çok önceden hazırlanmış listeler ve yapılan fişlemeler neticesinde hukuksuz bir şekilde gözaltına alındım. Oysa ne 15 Temmuz gecesi ne de sonrasında Jandarma Genel Komutanlığı Karargâhında bulunmadığım halde, Beştepe Jandarma Genel Komutanlığı davasında yargılandım. Masumiyetimin anlaşılması yıllar sürdü. Bu süreçte Beştepe davası kapsamında yürütülen yargılamaların önemli bir bölümüne şahitlik ettim. Söz konusu şahitliklerimi kamuoyunun bilgisine sunmayı, gerçeğin ortaya çıkarılması adına bir zorunluluk olarak görüyorum.
Gerçeğin Peşinde mi, Resmî Söylemin Hizmetinde mi?
15 Temmuz yargılamalarının yapıldığı mahkemelerde görülen davalar gerek basının ilgisinin yok denecek kadar az olması gerekse idarenin uyguladığı karartma tedbirleri nedeni ile maddi gerçeği ortaya çıkarmak yerine ne yazık ki resmi söylemin onay mercii olma işlevinden öteye geçememiş, hakikate ulaşmaya yönelik herhangi bir katkıda bulunmamıştır.
Bir şekilde kendilerini sanık sandalyelerinde bulan insanlar lehlerine olabilecek tanık dinletme, bilgi-belge talebi gibi konularda çoğunlukla yetkili mercilerin “hayır!” duvarına çarpmış, ancak avukatlarının ya da ailelerinin kişisel gayretleri ile ulaşabildikleri lehlerine olabilecek hususları dosyalarına dahil ettirebilmişlerdir.
Aradan geçen uzun zaman sonra artık açık kaynaklardan da ulaşılabilen Segbis kayıtlarında da görüleceği üzere masumiyetini ispatlamaya çalışan kimi sanıkların duruşmaya getirilen tanıklara, sadece kendi durumları ile ilgili değil o karanlık gece ile ilgili gerçeğe ulaşmaya yönelik soruları dahi mahkeme başkanlarınca “geçiniz, bunu sordurtmuyorum vb.” ifadelerle geri çevrilmiştir. Peki, yargılamanın ana gayesi olan gerçeğe ulaşmada yetkili makamları bu kadar çekingen davranmaya iten motivasyon sadece alınan talimatlar veya koltuklarını koruma güdüleri miydi?
Hukuku savunmak bir mahpusa düştü!
Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Jandarma Genel Komutanlığı darbe davasında yaşanan talihsiz bir olay, yargının “siyasetin köpeği” olarak kabul edildiği anlayışın da ötesinde, tarafsız kalması gerekirken sanıkları peşinen suçlu görerek süreci yalnızca usule uydurma çabasına dönüştürdüğünü açıkça göstermektedir.
Mahkeme salonunda infial oluşturan ve duruşmaya ara verilmesine sebep olan olayda duruşma savcısı, savunma yapan bir sanığın savunmasına müdahale ederek belki de emsali sadece Nazi mahkemelerinde görülebilecek şekilde ve üstelik tüm sanıklara hitaben “hiçbiriniz melek değilsiniz!” şeklinde bağırarak sanığın savunma yapmasına engel olmuş ve o zamana kadar biriktirdiği kinini ilk fırsatta boşaltma şansını kaçırmamıştır. Kaldı ki bu dava sonucunda tüm sanıklar ceza almamış, ceza alanların da masumiyetini saklı tutarak, söz konusu savcının yakışıksız ithamına muhatap olanlar arasında, bağımsızlığı tartışmalı bu yargılamalar sonucunda dahi beraat eden birçok sanık bulunmaktadır.
Yaşanan bu rezilliğe en güzel cevabı ise dava sonunda müebbet hapis cezasına çarptırılan Kurmay Albay Erkan Öktem vermiş ve heyete hitaben “İşte inşa etmek istedikleri Türkiye bu! Ben bu adamla aynı salonda nefes almak istemiyorum!” diyerek duruşmadan affını istemiş ve zahiren tutsak olduğu hücresine dönmüştür. Hukuk adamlarına karşı hukuku savunmak bir mahpusa düşmüştür!
Savcının Tarafsızlığı ve Masumiyet Karinesi
Cumhuriyet savcısı, ceza muhakemesinde kamu adına iddia makamını temsil eder. Görevi; yalnızca sanıkların aleyhine değil, lehine olan delilleri de toplamak, yargılamanın adil ve hukuka uygun yürütülmesine katkı sağlamaktır. Bu görev, savcıya tarafsızlık yükümlülüğü getirir. [1]
Buna karşın, sanıklara topluca suç isnat eden ve masumiyetlerini küçümseyen sözler, masumiyet karinesi ile bağdaşmaz. Henüz mahkeme tarafından hüküm verilmeden sanıkların “suçlu” gibi gösterilmesi, heyetin ise duruşma ciddiyetiyle bağdaşmayan bu tavırlara karşı bir tedbir almaması, ihtimal aynı noktada durması, yargılamanın objektifliğini zedelemiştir. [2]
Sonuç olarak, Cumhuriyet savcısının kamu adına görev yaparken kullandığı üslup, hukuka uygun, saygılı ve tarafsız olmak zorundadır. “Hiçbiriniz melek değilsiniz” şeklindeki sözler, bu çerçevenin dışına çıkmakta ve savcının rolünü adeta bir taraf avukatına indirgemektedir. Bu durum hem etik hem de disiplin yönünden sorgulanabilir niteliktedir.
Bu davalarda insanlar işte bu şartlar altında ve sadece kendilerine izin verilen çerçeve içerisinde kendilerini savunabildiler.
Takdir kamuoyunun…
Kaynaklar:
[1] CMK m.160/2
[2] Anayasa m.38 ve AİHS m.6