Beştepe Davası’nda O.T.’nin mahkemedeki anlatımı, gözaltında uygulanan kötü muamelenin yalnızca darp ve hakaretten oluşmadığını göstermektedir. Spor salonunda yaşandığı belirtilen uygulamalar, insanların bedenlerini, aile bağlarını, mesleki kimliklerini ve kişisel eşyalarını hedef alan bütünlüklü bir aşağılama sürecine dönüşmüştür.
Mağdur, Ankara İl Emniyet Müdürlüğü yerleşkesindeki spor salonuna sürüklenerek götürülmesinin ardından karşılaştığı ortamı ve saatlerce tutuldukları pozisyonu şöyle anlatmıştır:
“Salonun tamamı cam kırıklarıyla doluydu. Üzerimizde sadece iç çamaşırlarımız kalacak şekilde soyulmamız istendi. Ellerimi kan oturacak şekilde arkadan plastik kelepçe ile bağladılar. Hepimizi dizüstü oturtarak başlarımız yere değecek şekilde eğilmemizi istediler. Öğleye kadar, yani 3–4 saat boyunca aynı pozisyonda darp, ağır hakaret ve küfürler aralıksız devam etti.” [1]
Başlarının yere değecek biçimde eğilmesinin istenmesi, güvenlik amacıyla alınmış bir önlem değildir. Bu pozisyon, kişileri fiziksel olarak zorlamanın yanında topluca aşağılamaya yöneliktir.
Uygulanan şiddet, ailelere yönelik cinsel saldırı tehditleriyle daha da ağırlaştırılmıştır:
“Daha sonra tekmeleyip hepimizi darp etmeye başladılar. Uzun boylu, uzun saçlı, sakallı ve kumral tenli bir polis, ‘Ananıza, bacınıza tecavüz edeceğiz’ diyerek ‘O. çocukları’ derken, bir başka polis, 1,70 metre boylarında, uzun saçlı ve esmer tenli olan, ‘Karılarınızı getirip gözünüzün önünde tecavüz edeceğiz’ diye küfrediyordu.” [1]
Gözaltındaki personele yöneltilen tehditler yalnızca kendilerini değil, eşlerini, annelerini ve kız kardeşlerini de kapsamaktadır. Böylece bedensel şiddet, aileleri de hedef alan psikolojik baskıyla desteklenmiştir.
Rütbelilere Uygulanan Şiddetin Artırılması
Mağdurun anlatımına göre personel askerî statüsüne göre ayrılmış, rütbelilere yönelik kötü muamelenin şiddeti artırılmış ve toplu olarak eziyet verici hareketler yaptırılmıştır:
“Aynı saatlerde erbaş ve erler ile rütbelileri ayırarak rütbeliler üzerinde işkencenin dozajını artırdılar. Küfürler ederek darp ediyorlardı. Aralarında ülkücü olduğunu ifade eden, kısa saçlı, hilal şeklinde bıyığı olan, 1,80 metre boylarında zayıf bir polis; topluca ‘çök-kalk, dizüstü oturma, ördek yürüyüşü’ gibi işkence tarzı hareketler yaptırıyordu.” [1]
Personelin askerî statüsüne göre ayrılması, belirli bir gruba yönelik kötü muamelenin ağırlaştırılması ve toplu hareketlerin komutla yaptırılması, salondaki uygulamaların rastgele yürütülmediğine işaret etmektedir.
“Aileler Tehdit Edilirken Alyanslar Alındı”
Mağdurun anlatımındaki en dikkat çekici bölümlerden biri de gözaltındaki personelin alyanslarının ve diğer kişisel eşyalarının alınmasıdır:
“Bu işkenceler devam ederken bazı polisler aramızda dolaşarak ailelerimizle tehdit ediyorlar; alyanslarımızı zorla çıkararak ceplerine koyuyorlardı. Buna ilaveten bazı polislerin daha önce çıkarttırarak bir araya topladıkları pantolonlarımızın ceplerini karıştırdıkları; para, cüzdan gibi buldukları değerli eşyaları hiçbir tutanak tutmaksızın yağmaladıklarını gördüm. İçinde cüzdanımın, saatimin ve telefonumun bulunduğu çantamdan yaklaşık iki yıldır tarafıma hiçbir şey teslim edilmemiştir.” [1]
Alyans, yalnızca maddi değeri bulunan bir eşya değildir. Kişinin evliliğini ve aile bağını temsil etmektedir. Ailelere yönelik tehditler sürerken alyansların zorla çıkarılıp polislerin ceplerine konulması, uygulamanın sembolik yönünü daha da ağırlaştırmaktadır.
Gözaltına alınan kişilerin eşyalarının muhafaza altına alınması gerekiyorsa bunun tutanakla yapılması, eşyanın cinsi ve miktarının kaydedilmesi gerekir. Mağdurun anlatımında ise eşyaların kayda alınmasından değil, ceplerin karıştırılmasından ve değerli eşyaların alınmasından söz edilmektedir.
Alyansların, paraların, cüzdanların, telefonların ve saatlerin akıbeti emanet eşya kayıtlarıyla tespit edilebilirdi. Bu eşyaların herhangi bir tutanağa işlenmemesi veya sahiplerine iade edilmemesi, gözaltı işlemi kapsamında açıklanabilecek bir ihmal değildir.
“Su İsteyenlere Silah Doğrultuldu”
Mağdur, su ve tuvalet gibi temel ihtiyaçların karşılanması taleplerine verilen karşılığı şöyle anlatmıştır:
“16 Temmuz günü akşam saatlerinde su istedik. Daha önce bahsettiğim ve kendini ülkücü olarak beyan eden polis, tabancasını tam dolduruşa getirerek bulunduğum yere doğrulttu ve ‘Bir daha sesini çıkaran olursa vururum’ diye tehdit ederek ‘Size su mu, O. çocukları?’ diye küfretti. Tuvalet ihtiyacımızı belirttiğimizde ‘Altınıza yapın, O. çocukları’ cevabını alıyorduk. Büyük tuvalet ihtiyacı gelenlerin düştüğü durum ise burada anlatılamayacak kadar insanlık dışıdır.” [1]
Su, gözaltındaki insanlara isteğe bağlı olarak verilebilecek bir ayrıcalık değildir. Devletin gözetimindeki kişinin temel ihtiyaçlarının karşılanması, onun sağlığını ve hayatını korumakla yükümlü olan kamu görevlilerinin sorumluluğundadır. İnsanları tuvalete götürmemek ve kendi üzerlerine yapmak zorunda bırakmak ise kişiyi diğer insanların önünde aşağılayan bir uygulamadır.
Mağdur, koşulların gece boyunca ağırlaşarak devam ettiğini ve bunun gözaltında kaldığı günlerle sınırlı kalmadığını şu sözlerle belirtmiştir:
“16 Temmuz gecesi sabaha kadar işkence şiddeti artarak devam etti; artık dizüstü oturduğumuzda kan pıhtıları ve insan dışkısı oluyordu. 17 Temmuz sabah olduğunda bir günü aç, susuz ve işkence görerek geçirmiştik. Bu durum gözaltında kaldığım altı gün boyunca artarak devam etti.” [1]
“İlk Yiyecek Üçüncü Gün Verildi”
Mağdurun anlatımına göre gözaltındaki personele ilk yiyecek üçüncü gün dağıtılmış, yiyecek ve su dağıtımı sırasında da askerî hiyerarşiyi hedef alan uygulamalar sürdürülmüştür:
“18 Temmuz 2016 günü, yani gözaltı sürecinin üçüncü günü, kişi başı bir rol ekmek ve bir poşet margarinden oluşan ilk yiyeceğimizi dağıttılar. Ekmek ve su dağıtım işlerini erlere yaptırıyorlar ve su dağıtırken küfür ve hakaret etmeden vermemelerini tembih ediyorlardı. TSK hiyerarşik sistemini hedef alan bu işkence tarzını maksatlı bir grubun profesyonelce ve sistematik olarak uyguladığını düşünüyorum.” [1]
Erlerin rütbeli personele küfrederek su vermeye zorlanması, yalnızca bireysel hakaretten ibaret değildir. Astların üstlerine hakaret etmesinin bir yöntem hâline getirilmesiyle askerî hiyerarşi de aşağılamanın araçlarından biri olarak kullanılmıştır.
Genel Değerlendirme
Spor salonundan anlatılanlar, insanın yalnızca bedenine değil, kişiliğine, aile bağlarına, mülkiyetine ve mesleki kimliğine yönelmiş bütüncül bir saldırı niteliğindedir. Bir taraftan aileler cinsel saldırıyla tehdit edilirken diğer taraftan aile bağlarını temsil eden alyanslar alınmış; personel soyulmuş, astları önünde aşağılanmış, aç ve susuz bırakılmış, tuvalet ihtiyacını kendi üzerine yapmak zorunda bırakılmıştır.
Rütbeli personelin erbaş ve erlerden ayrılarak daha ağır muameleye tabi tutulması, erlere üstlerine hakaret ettirilmesi ve askerî hiyerarşinin bilinçli biçimde ters yüz edilmesi de uygulamaların yalnızca fiziksel şiddetle sınırlı olmadığını göstermektedir. Kişilerin mesleki kimlikleri ve birbirleriyle olan hiyerarşik ilişkileri de bir aşağılama aracına dönüştürülmüştür.
Su talebine silahla tehdit edilerek karşılık verilmesi, tuvalet ihtiyacının engellenmesi ve ilk yiyeceğin ancak üçüncü gün verildiğinin belirtilmesi, gözaltındaki kişilerin en temel ihtiyaçlarının dahi baskı aracı olarak kullanıldığı yönündeki anlatımı güçlendirmektedir. Üstelik mağdur, bu uygulamaların birkaç saatlik veya tek günlük olmadığını, gözaltında kaldığı altı gün boyunca artarak devam ettiğini ifade etmektedir.
Alyans, para, cüzdan, telefon ve saat gibi kişisel eşyaların tutanak tutulmadan alındığı ve bir kısmının uzun süre iade edilmediği yönündeki anlatımlar da ayrıca açıklığa kavuşturulması gereken bir başka husustur.
Bütün bunlar, Ankara İl Emniyet Müdürlüğü yerleşkesinde kamu görevlilerinin gözetimi altında yaşandığı belirtilen olaylardır. Görev listeleri, kamera kayıtları, emanet eşya tutanakları ve aynı salonda bulunan kişilerin beyanları incelendiğinde olaylarda yer aldığı ileri sürülen kişilerin belirlenmesi mümkündür. Bu nedenle anlatılan uygulamaların kimler tarafından gerçekleştirildiğinin tespit edilmemiş olması, etkili bir soruşturma yürütülüp yürütülmediği sorusunu da beraberinde getirmektedir.
Kaynak
[1] Mağdurun ifadesi; Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesi SEGBİS kayıt çözümlemeleri ve duruşma zabıtlarından derlenmiştir.