“Devletlerin refahı, parayla değil, adaletle ölçülür.” – Konfüçyüs

Planlanmış İşkence, Sökülen Kameralar ve KHK Zırhı

Planlanmış İşkence, Sökülen Kameralar ve KHK Zırhı

Beştepe Jandarma Genel Komutanlığı Darbe Davası’nda yargılanan Ş.D.’nin mahkemede anlattığı dört günlük gözaltı süreci, insan onurunun nasıl sistematik olarak ayaklar altına alındığını ifşa etti.

Daha da vahimi, gözaltı merkezi olarak kullanılan spor salonlarındaki kameraların önceden sökülmesi ve bu fiilleri işleyen kamu görevlilerinin, sonrasında çıkarılan 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile adeta bir “cezasızlık zırhı” altına alınmış olmasıdır. Bu durum, yaşananların tesadüf değil, önceden planlanmış ve önü açılmış bir proje olduğunu ispatlar niteliktedir.

Gözaltı sürecinde yaşananlar, mahkeme tutanağına şu şekilde yansımıştır: Kameranın söküldüğü bir salonda soyundurulup yüzüstü yatırılarak tekmelenme; cop ve tabanca kabzasıyla darp; bacakta sigara söndürülmesi; TEM yerleşkesinde otobüs camları kırılırken dövülme; yaklaşık 200 metrelik bir “polis koridoru”ndan kelepçeli ve yalınayak geçirilme; spor salonunda yüzlerce kişiyle birlikte dizüstü ve “alın secde” pozisyonunda bekletilme; ilk gün su ve yiyeceğin verilmemesi; tuvalet izninin engellenmesi; projektör ışıklarıyla uykusuz bırakılma; sürekli ve zaman zaman ters kelepçe nedeniyle bileklerde yara ve aylarca süren his kaybı; “ördek dansı” adıyla toplu aşağılamaya zorlama; su istediği için tekmelenme; gece yarıları neredeyse çıplak ifadeye götürülüp geri getirilme ve ifade sonrası devam eden darp.

Ş.D’nin 24.09.2018 tarihli savunmasından:

“…Gözaltına alındığım 16 Temmuz 2016 sabahından itibaren cezaevine gidene kadar dört gün boyunca farklı işkence ve kötü muamelelere maruz kaldım. Emniyet güçlerine sığınırken hiçbir şekilde çatışma ya da direnç göstermedim.

Sığınırken ilk gördüğüm şey, bizi bekleyen polislerin bulunduğumuz salonu gören kamerayı sökmüş oldukları ve ellerinde tuttuklarıydı. Emniyet birimlerine sığındığımda üzerimdeki kıyafetlerim soyularak sadece iç çamaşırım ile kalacak şekilde bırakıldım. Yüzüstü yere yatırıldım ve tekmelenmeye başladım. Kafama, karın boşluğuma, çeneme birçok darbe aldım. Birisi üzerime çıkıp sırtımı tekmeledi. Ellerimi arkadan kelepçeleyerek darp etmeye devam ettiler. Yüzüstü yatarken bir süre darp edildikten sonra bahçede bekleyen otobüse bindirildim. Otobüse bindirilirken de darp edilmeye devam ettim.

Beni gözaltına alınan diğer kişilerle birlikte götüren otobüs, Ankara İl Emniyet Müdürlüğüne TEM Şube Müdürlüğü’nün bitişiğindeki arka kapının önünde durdu. Otobüs bir süre orada bekletildi. Bu bekleme sırasında otobüsün camları taşlar ve demir çubuklarla kırıldı. Ben ve otobüsteki diğer insanlar, dışarıdaki polisler tarafından darp edildik. Polis yeleği giymiş birisi, cop ile ve tabancasının kabzası ile başımı ve vücudumu darp etti; aynı kişi bacağımda sigara söndürdü.

Bir süre sonra otobüs tahliye edilmeye başlandı. Otobüsün durduğu yerden gideceğimiz spor salonuna kadar sağlı sollu polislerin durarak oluşturduğu yaklaşık 200 metrelik bir polis koridorundan darp edilerek geçirildim. Ellerim arkadan kelepçeli olarak, yer yer ıslak ve çamurlu olan toprak bir zeminde yalınayak yürütüldüm. Bu kadar kalabalık bir polis koridorundan geçerken karın boşluğuma, kasıklarıma, bacaklarıma birçok darbe aldım. Ellerim arkada kelepçeli olarak yürütüldüğüm için bacaklarıma aldığım darbelerden sonra birkaç defa yere düştüm. Kalkıp tekrar yürümek zorunda kaldım.

Spor salonuna gittiğimde beni, eller arkadan kelepçeli olarak diz üstü durumda ve alnım secde pozisyonunda istiflediler. Salonda birçok kişi benim durumumda bekletiliyordu. Spor salonunun zemininde cam kırıkları, toz ve kum parçaları ile yaralanmış insanlardan dökülen kanlar bulunmaktaydı. Orada bulunduğum dört gün boyunca zemin daha da kirlenerek o şekilde kaldı. İlk günün sonunda spor salonunda tutulanların sayısı yaklaşık 500 kişiyi bulmuştu.

İlk gün su ve yiyecek verilmedi. İlk gecede havaya atılarak dağıtılan pet bardaklardan birini yakalayıp içmeyi başardım. İlk gün kimsenin tuvalete gitmesine müsaade edilmedi. Salonda bulunanlardan birisi büyük abdestini kaçırdı ve iki gün boyunca o pislik orada durdu, kimse temizlemedi.

Tuvalete ikinci gün müsaade edilmeye başlandı. Ancak müsaade edilen tuvaletler, bahçedeki portatif tuvaletlerdi. Su, sabun ve tuvalet kâğıdı bulunmamaktaydı. Tuvaletler çok pisti ve temizlenmiyordu. Tuvalete gitmek sıraya tabiydi. Bu nedenle birçok kişi küçük abdestini salonda bulabildiği pet bardaklara doldurup kenara bırakıyordu. Bu bardaklar kimi zaman devrilip salonun zeminine dökülüyordu.

Gözaltına alınışımın ikinci günü normal su verilmeye başlandı. Ancak dört gün boyunca yediğim tek şey iki küçük baget ekmek ve küçük bir paket reçele benzeyen bir şeydi. Tutulduğumuz spor salonu çok kalabalık ve havasız olmasına rağmen, salondaki havalandırma o Temmuz sıcağında sıcak hava üflüyordu.

Gözaltı süresince herkes gibi ben de sadece alt iç çamaşırı ile tutuldum. Salonda uyumamıza müsaade edilmiyordu. Bazen cam kırıklarıyla dolu zeminde uyuya kaldığımda cop darbeleriyle uyandırılıyordum. Geceleri salonda sürekli projektör çalıştırılıyor, böylece insanlar saat mefhumunu kaybediyor, gece ile gündüzü birbirine karıştırıyordu.

Ellerim sürekli kelepçeli olarak tutuluyor, bazen ters bazen de düz kelepçe takılıyordu. Ellerimin ters kelepçeli olduğu aralıkta birisi saatimin kordonunu keserek saatimi aldı. Diğer şahsi eşyalarım gibi saatimi de bir daha göremedim. Ellerim sürekli sıkı bir şekilde kelepçeli olarak tutulduğu için bileklerimde yara açılma ve enfeksiyon oluştu. Ayrıca kelepçelerin sıkılığından dolayı ellerimde his kaybı meydana geldi; bu his kaybı altı ay sonunda iyileşti.

Salonda tutulduğum süre boyunca, gündüz veya gece herhangi bir vakitte eller kelepçeli olarak “ördek dansı” yapmak zorunda bırakılıyordum. Ördek dansı, salondaki diğer gözaltındaki kişilerle birlikte toplu olarak yaptırılıyor, bu sırada da küfürler ve hakaretler ediliyordu. Kendisinden su istediğim için kızan görevlilerden biri, salondan çıkıp kalaşnikof tüfeğini kuşanarak geri geldi ve ördek dansı sırasında silahlı halde kafamı ve boğazımı tekmeleyip gitti.

Polisteki ilk ifademin alınması için üçüncü gece yarısı, üzerimde sadece alt iç çamaşırı olduğu halde götürüldüm. Bir süre bekletildim. Sıra gelmediği için vazgeçildi ve tekrar salona götürüldüm. Daha sonra ifademin alınması için aynı gece sabaha karşı tekrar götürüldüm. Bu defa götürülürken, spor salonunun çıkışında yığın halindeki başka kişilere ait kıyafetlerden birini giymem istendi. Sabah gün yeni aydınlanmaya başladığında ifademi verdim.

İfademi verdikten sonra, ifademi alan değil ancak TEM Şubede bulunan başka polisler tarafından yine darp edildim. Dördüncü gün sulh ceza hâkimliğine gönderildim. Adliye binasına sevk edilirken, bana salon çıkışındaki elbise yığınından bir şeyler giymemi istediler. Bulabildiğim bazı kıyafetleri giyerek sulh ceza hâkimliğine gittim. Sulh ceza hâkimliğince 19 Temmuz 2016 tarihinde tutuklanarak cezaevine gönderildim.

Gözaltında yaşadığım işkence ve kötü muameleler sonucunda başımda tabanca kabzası ile darptan kaynaklanan üç-dört adet yara oluştu. Bir dişim kırıldı. Sol omuzum ve kolumda cop darbelerinden kaynaklanan 20×20 santimlik morluklar oluştu. Sağ ve sol omuz başlarımda cam kesikleri meydana geldi. Sağ ve sol el bileklerimde kelepçenin sürekli ve sıkı şekilde tutulmasından kaynaklanan yara açılma ve enfeksiyon oluştu. Sağ ve sol elimde his kaybı oluştu; bu his kaybı altı ay sürdü.

Karın boşluğuma aldığım darbelerden dolayı karın bölgemde sağlı sollu 30×30 santimlik morarma ve kararmalar, kasık bölgemde de morluklar oluştu. Sol bacağımda sigara söndürülmesinden dolayı yanık izi oluştu. Sağ ve sol bacaklarımın çeşitli yerlerinde cam kesiklerinden kaynaklanan yaralar meydana geldi. Sağ ayak orta parmağımın tırnağı aldığım darbeler nedeniyle düştü.

Saydığım bu yara ve izler yalnızca fiziksel olarak görülebilen izlerdir. Bu işkence ve kötü muamelelerin psikolojik etkileri de olmuştur. Bu psikolojik etkiler nedeniyle bazı detayları hatırlamakta zorlanmaktayım.…”

Sonuç: KHK Kalkanı Altında Ezilen İnsan Onuru

Yaşanan bu ağır tablo, 23 Temmuz 2016’da yürürlüğe giren 667 sayılı KHK’nın 9. maddesi ile birleştiğinde daha da vahim bir anlam kazanmaktadır. Söz konusu madde, “Bu Kanun Hükmünde Kararname kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz.” diyerek, 15 Temmuz sonrası görev alan kamu personeline mutlak bir sorumsuzluk zırhı getirmiştir.

Bu durum, iki temel sorunu ortaya koymaktadır:

  1. Fiilî Cezasızlık: İşkence ve kötü muamele gibi evrensel hukukta mutlak olarak yasaklanmış ve insanlık suçu sayılan fiiller, çıkarılan bir KHK ile fiilen cezasız bırakılmıştır. Bu, “Siz işkenceyi yapın, biz sizi hukuken koruruz” mesajı vermekle eşdeğerdir.
  2. İnsan Onurunun Yok Sayılması: Devletin temel görevi, ne olursa olsun, bireyin maddî ve manevî varlığını, yani insan onurunu korumaktır. Ancak bu KHK, devletin kendi görevlileri tarafından işlendiği iddia edilen en ağır suçlarda bile bireyi korumasız bırakarak, insan onurunu devletin bekası veya siyasî hedefler uğruna feda edilebilir bir “ayrıntı” olarak gördüğünü göstermektedir.

Sonuç olarak, bu beyanda anlatılanlar, sadece bir kişinin yaşadığı trajediyi değil, aynı zamanda hukukun üstünlüğünün ve insan onurunun, önceden planlanmış bir şekilde ve devamında çıkarılan bir KHK ile nasıl askıya alındığının da acı bir şekilde ortaya koymuştur.


Kaynaklar

[1] Ş.D.’nin 24.09.2018 tarihinde Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde verdiği beyanı. 

Yazarın Tüm Yazıları

SON YAZILAR