Beştepe Jandarma Genel Komutanlığı Darbe Davası dosyasında tartışma artık yalnızca “kimin ne yaptığı” meselesi değildir. Asıl sorgulanan husus, delillerin hangi yöntemlerle toplandığı, bu süreçte kimlerin müdahale ettiği ve hangi aşamalarda değişiklik yapıldığıdır. Bu nedenle farklı sanıkların savunmalarında benzer ifadelerin yer alması şaşırtıcı değildir. Çünkü ortada bireysel farklılıklardan ziyade, aynı delil setinin benzer yöntemlerle oluşturulması ve aynı çerçevede yargı makamlarının önüne getirilmesi bulunmaktadır.
Jandarma Üsteğmen Orhan Akdemir’in delillere ve mütalaaya karşı savunması, kamera kayıtlarının daha savcılık talimatı gelmeden sistem odasında “yetkisiz” kişilerce kurcalandığı; dijital verilerde bütünlüğü sağlayan hash’in alınmadığı, olay yerinin genişliği daraltılıp kışla duvarı ötesindeki delillerin görmezden gelindiği, bilirkişi zincirinin kurum içinden seçilerek bağımsızlığın zedelendiği ve hatta yeni bilirkişiye önceki raporların gönderilerek yönlendirme yapıldığı iddialarına dayanıyor. Bu iddiaların ortak noktası şu, delilin zamanı ve dokunan eli belirsizleştiğinde, geriye yalnızca “iddia” kalır.
Üsteğmen Akdemir, 10 Kasım 2019 tarihinde Ankara 23’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde yaptığı savunmada bu hususları dile getirdi;
“…Ancak dava dosyası muhteviyatında yer alan belgeler incelendiğinde Jandarma Genel Komutanlığında yer alan kamera kayıtlarına müdahale edilmesi talimatının 21 Temmuz 2016 tarihinde Cumhuriyet Savcısınca verildiğini görmekteyiz. Ancak dava dosyasından anlaşıldığı üzere, 19 Temmuz 2016 tarihinde kamera kayıtlarının bulunduğu sistem odasına, teknik yeterliliğe sahip olmayan, bu alanda uzman olmayan, kolluk yetkisi bulunmayan kişiler tarafından ve herhangi bir adli makamın talimatı olmadan müdahale edilmiştir.
CMK 134 kapsamında Cumhuriyet Savcısının gecikmesinde sakınca bulunan hallerde dahi hiçbir dijital veriye müdahale etme yetkisi yoktur. Her ne kadar 27 Temmuz 2016 tarihli 668 sayılı KHK ile CMK 134 kapsamında Cumhuriyet Savcısına gecikmesinde sakınca bulunan hallerde dijital verilere müdahale etme yetkisi verilmiş ise de geçmişteki hukuka aykırı işlemlerin meşrulaştırılması mümkün değildir.
Olayın bir nevi tanığı olan ve yapılan işkence ve kötü muameleleri ortaya koyan kameralar, kamera kayıtlarına yansıdığı şekliyle kolluk kuvvetleri tarafından kırılmıştır.
Kamera kayıtlarına, hiçbir yetkisi ve uzmanlığı olmayan, dahası Jandarma Genel Komutanlığı Karargâhında dahi çalışmayan ve ayrıca adli kolluk yetkisi de bulunmayan Özcan Şahin tarafından müdahale edilmiş, deliller zarar görmüştür. 16 Temmuz öğleden itibaren personel karargâha çağrılmış, olay yerine ellerini kollarını sallayarak girmelerine izin verilerek delillerin zarar görmesi ve karartılması sağlanmıştır.
Daha önce belirttiğim üzere olay yerinin genişliği en uzaktaki bulgunun bulunduğu yerle sınırlı olmasına rağmen olay yeri incelemesi Jandarma Genel Komutanlığı kışlasına hapsedilmiş, kışla duvarı ötesinde bulunması muhtemel deliller hiçe sayılmış ve olayın aydınlığa çıkması adeta engellenmiştir.
Hatta raporlarla ilgili olarak olay o kadar vahim bir noktaya varmıştır ki son bilirkişiye ilgili görüntüler gönderilirken, önceki raporlar da gönderilerek son bilirkişi heyeti yönlendirilmiş ve bağımsız bir sonuç elde edilmesi adeta engellenmiştir.
Sonuç olarak, veri bütünlüğünü sağlayan hash değerlerinin hiçbir hard disk için tespit edilmemesi ve CMK 64/3 hükmüne aykırı olarak, kamu görevlilerinin bağlı bulundukları kurumla ilgili davalarda bilirkişi olarak atanması nedenleriyle, hukuki ve kanuni dayanaktan yoksun kamera kayıtlarını ve bu kayıtlara dayanan bilirkişi raporlarını kabul etmiyorum…” [1]
Sonuç
Üsteğmen Akdemir’in bu savunmanın taşıdığı ana fikir basit ama yıkıcı. Delile dokunan el belirsizleştiyse, delil artık “delil” değildir. Kamera kayıtlarına savcı talimatından önce müdahale edildiği iddiası doğruysa, delil zinciri baştan kırılmış demektir; sonradan yazılan raporlar bu kırığı tamir etmez, sadece üzerini örter.
Bir diğer ağır iddia, bilirkişi bağımsızlığının zedelenmesi. CMK 64/3’te kamu görevlilerinin bağlı oldukları kurumla ilgili davalarda bilirkişi olarak atanamayacağı kuralı, tam da “kendi kurumunu aklama” riskini önlemek içindir. Bu çizgi aşıldığında, rapor artık teknik bir kanaat olmaktan çıkar, kurum refleksine dönüşür. Üstüne bir de yeni bilirkişiye önceki raporların gönderilerek yönlendirildiği iddiası eklenirse, mahkeme önüne gelen şey “bağımsız inceleme” değil, zincirleme bir doğrulama töreni olur.
Bu noktada Beştepe dosyasının düğümü şudur: Eğer görüntülere usulsüz müdahale edildiği, olay yerinin daraltıldığı, svap alınmadığı, delillerin yer değiştirdiği ve raporların yönlendirildiği iddiaları gerçekçi biçimde çürütülemiyorsa; hükmün dayanağı maddi gerçek değil, prosedürle makyajlanmış bir anlatı haline gelir. Delil usulsüzse, geriye sadece iddia kalır; iddia ile de ağırlaştırılmış hükümler kurulamaz.
Kaynaklar:
[1] Orhan Akdemir’in 10.11.2019 tarihinde Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde verdiği beyanı.