“Devletlerin refahı, parayla değil, adaletle ölçülür.” – Konfüçyüs

Bir Gecenin Ardından: Gözaltı, Kötü Muamele ve Tartışmalı İfade Süreci 

Bir Gecenin Ardından: Gözaltı, Kötü Muamele ve Tartışmalı İfade Süreci 

Bazı dosyalarda mahkeme tutanaklarına geçen cümleler, bir yargılama sürecinin ötesinde; bir gecenin, bir evin ve geride bırakılanların izini de taşır. 06 Eylül 2016 gecesi gerçekleştirilen gözaltıya ilişkin bu anlatımda, evde kalan iki küçük çocuğun hikâyesi, savcı kapısında kesintiye uğradığı ifade edilen süreç, gözaltı günlerinde dile getirilen kötü muamele iddiaları ve ifade alma usulüne ilişkin tartışmalar iç içe geçmektedir. Mahkeme kayıtlarına yansıyan beyanlar, yaşananların yanı sıra bir soruşturmanın insan hayatında bıraktığı kırılmaları da görünür kılar.

Gece Yarısı Gözaltısı ve Kilitli Kapılar Ardında Kalan İki Çocuk  

06 Eylül 2016 gecesi yapılan gözaltının en dikkat çekici ayrıntılarından biri, O.A’nın beyanına göre evde biri yedi, diğeri henüz iki buçuk yaşında iki çocuğun bulunmasıydı. Mahkeme kayıtlarına geçen anlatımda, eşinin kısa süre içinde eve gelebileceğini söylemesine rağmen beklenmediği, çocukların evde bırakılarak kendisinin apar topar götürüldüğü ifade edildi: 

“Ben, 06 Eylül 2016 tarihinde Asayiş Şube ekiplerince gözaltına alındım. Gözaltına alındığımda evde iki çocuğumla beraberdim. Yedi ve iki buçuk yaşındaki çocuklarımla birlikteyken polisler eve geldiler ve hemen emniyete gitmemiz gerektiğini söylediler. Ben, çocukların küçük olduğunu, bırakabilecek komşu olmadığını, eşimi arayıp kendisinin zaten yirmi dakika içerisinde eve gelebilecek durumda olduğunu söylememe rağmen, biri iki buçuk yaşında olan iki küçük çocuğu evde yalnız bıraktırıp üzerlerine kapıyı kilitleterek apar topar beni götürdüler; o kadar kısa bir süre için bile müsaade etmediler. Bu süreçte beni en çok yaralayan şey bu olmuştur.[1]

Yaklaşık bir yıl sonra mahkemede aktarılan bu ifade, gözaltı sürecine ilişkin tartışmayı farklı bir boyuta taşıyor. Burada mesele yalnızca bir kişinin gözaltına alınması değil; küçük yaştaki çocukların hangi koşullarda geride bırakıldığı, alternatif bir çözüm önerisinin neden beklenmediği ve bu müdahalenin aile üzerinde bıraktığı etki soruları da tartışmanın parçası hâline geliyor.

Bu nedenle konu, yalnızca ceza soruşturmasının sınırlarında değerlendirilmiyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadında, kamu gücü kullanılırken özellikle çocukların korunması ve aile hayatına saygı bakımından ölçülülük ilkesi öne çıkıyor. Benzer biçimde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi kötü muamele yasağını düzenlerken, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 20. ve 41. maddeleri aile hayatının korunmasını anayasal güvence altına alıyor.

Savcı Kapısından TEM Şubeye 

Gözaltının ardından yaşananlar ise özgürlükten mahrum bırakılmakla sınırlı kalmıyor. Bir gün asayiş şubede tutulduktan sonra savcı huzuruna çıkarıldığını söyleyen mağdur, ifadesi alınmadan TEM Şube’ye yönlendirildiğini anlatıyor: 

“Asayis subede bir gün gözaltında kaldım. Daha sonra beni adliyeye savcı beyin karsısına çıkardılar. Fakat ne manidardır ki savcı kapısına kadar gelmeme ragmen savcı bey ifademi almayarak beni TEM Subeye yönlendirdi.”[1]

Ceza muhakemesi sürecinde gözaltı işlemlerinin yargısal denetime açık, öngörülebilir ve usuli güvenceler çerçevesinde yürütülmesi be leniyor. Bu çerçevede; kişinin hangi makam önünde, hangi koşullarda ve hangi usulle ifade verdiği, sonraki işlemlerin hukuka uygunluğunun değerlendirilmesinde önem taşıyan unsurlar arasında yer alıyor. Özellikle ifade alma sürecine ilişkin belirsizlikler ve soruşturma aşamalarındaki yönlendirmeler, savunma hakkı ile adil yargılanma güvenceleri bakımından tartışma konusu olabiliyor.

TEM Şube’de Kötü Muamele 

Mahkeme kayıtlarına yansıyan en ağır iddialardan biri, TEM Şube’de geçirildiği belirtilen gözaltı günlerine ilişkin. Mağdur, burada ifadesi öncesinde ayrı bir odaya alındığını ve kötü muameleye maruz kaldığını öne sürdü:

“Orada üç gün gözaltında kaldıktan sonra tahmin edersiniz niye gittiğimi; oradaki malum arkadaşların anlattığı, maruz kaldığı muamelelerden sonra, ifademden önce ayrı bir odaya alınarak sözel, fiziki, baskı ve şiddete, işkenceye ben de maruz kaldım.” [1]

Benzer iddialar, ilerleyen duruşmalarda müdafi beyanlarına da taşındı ve münferit bir anlatımın ötesinde, dosya kapsamındaki çok sayıda sanık bakımından dile getirilen ortak bir şikâyet olarak mahkeme kayıtlarına geçti:

“Birincisi işkence hakkında, müvekkillerimiz ve dosyadaki hemen her sanık tarafından ayrıntılarıyla izah edildiği üzere sanıklara gözaltı süresince sistematik olarak ağır işkence yapılmıştır.” [2]

İşkence yasağı, ulusal ve uluslararası hukuk bakımından istisnasız koruma altında bulunan en temel güvenceler arasında yer alıyor. Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Sözleşme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi ve Anayasa’nın 17. maddesi uyarınca; olağanüstü hâl, güvenlik gerekçesi veya isnat edilen suçun niteliği ne olursa olsun işkence ve kötü muamele yasağı askıya alınamıyor.

Bu çerçevede, gözaltı koşullarına ilişkin kötü muamele iddiaları ortaya çıktığında devlet açısından iki temel yükümlülük gündeme geliyor: kötü muameleden kaçınmak ve ortaya atılan iddiaları etkili, bağımsız ve denetlenebilir biçimde araştırmak. İşkence ve kötü muamele yasağının mutlak niteliği, bu tür iddiaların kapsamlı bir incelemeye tabi tutulmasını hukuki bir gereklilik hâline getiriyor. 

Okunmadan Alınan İfade 

Mağdurun beyanına göre, gözaltı sürecine ilişkin itirazlar ifade alma aşamasında da devam etti. Mahkeme kayıtlarına geçen anlatımda, ifadesinin kendisine okutulmadan alındığını ve daha sonra iddianamede bazı ekleme ve çıkarmalarla karşılaştığını öne sürdü:

“Polisler tarafından alınan ifadem herhangi bir şekilde bana okutulmadan tutanağa geçirildi. Daha sonra iddianameyi aldığımda, ifademe ekleme ve çıkarma yapıldığını gördüm. Zaten kabul etmediğimi ifademin başında söylemiştim.”  [1]

Bu husus, savunma makamı tarafından doğrudan Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 148. maddesi kapsamında değerlendirildi:

“Bu durumda sayın mahkemenizin huzurunda verilen ifadeler dışındaki tüm ifadeler esasen geçersizdir. Nitekim CMK 148 bunu ayrıntısı ile düzenlemiştir.” [2]

CMK 148’e göre ifade alma sürecinde iradeyi etkileyebilecek cebir, tehdit, baskı, kötü muamele veya hukuka aykırı yöntemlere başvurulamıyor. Bu tür yöntemlerle elde edilen beyanların, kişinin rızası bulunsa dahi delil değeri kabul edilmiyor. İfadenin içeriğinin kişiye okunmadan tutanağa geçirildiği veya doğrulatılmadığı yönündeki iddialar da, usuli güvencelerin işletilip işletilmediği bakımından hukuki inceleme gerektiren başlıklar arasında yer alıyor.

Geride Kalan Cümle

Mahkeme kayıtlarına geçen anlatımlar bir araya geldiğinde, geride ağır bir hikâye kalıyor: gece yarısı evde bırakılan iki küçük çocuk, beklenmeyen yirmi dakikalık bir süre, savcılık aşamasında cevapsız kalan sorular, gözaltı günlerinde anlatılan kötü muamele ve okunmadan tutanağa geçirildiği söylenen ifadeler… Sonradan değiştirildiği ifade edilen beyanlarla birlikte düşünüldüğünde, bu dosya bir suç isnadından çok daha fazlasını anlatıyor; insanın hayatına, ailesine ve adalet duygusuna dokunan bir kırılmayı da gözler önüne seriyor. 

Bütün bu uzun savunmaların arasında bazı cümleler vardır ki, geride bırakılanları da anlatır. Evde kalan iki küçük çocuğun, kapanan bir kapının ve bir gecenin ağırlığını taşıyan şu cümle de bunlardan biri: 

“Bu süreçte beni en çok yaralayan şey bu olmuştur.” [1] 


Kaynaklar

[1] Mağdurun 11.07.2017 tarihinde Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2017/22 Esas sayılı dosyasında  verdiği beyanı.

[2] Avukat Utku Coşkuner Sakarya’nın 19.07.2017 tarihinde Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesi’nde verdiği beyanı.

Yazarın Tüm Yazıları

SON YAZILAR