“Devletlerin refahı, parayla değil, adaletle ölçülür.” – Konfüçyüs

Teşhirle Sakatlanan Teşhis ve Adalete Takılan Kelepçe

Teşhirle Sakatlanan Teşhis ve Adalete Takılan Kelepçe

Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen Beştepe Jandarma Genel Komutanlığı davasında Jandarma Kurmay Yarbay Yusuf Köz’ün savunmaları, yalnızca kendisine yöneltilen suçlamalara verilen cevaplardan oluşmuyordu. Kurmay Yarbay Köz, soruşturma sürecinde basın aracılığıyla teşhir edilmesini, bu teşhirin ardından gerçekleştirilen teşhis işlemlerini ve mahkeme salonunda kendisine kelepçe takılmasını gündeme taşıdı.

Köz’ün anlatımlarında teşhir, gözaltı süreciyle sınırlı kalmıyordu. Basın yayın organlarından mahkeme salonuna kadar uzandığını belirttiği uygulamalar, onun savunmalarında masumiyet karinesi, insan onuru ve adil yargılanma hakkıyla birlikte ele alındı.

Teşhirin Gölgesinde Yapılan Teşhis

12 Şubat 2020 tarihli duruşmada Yarbay Köz, gözaltında kelepçeli şekilde teşhir edilen kişilerin daha sonra isim ve rütbe bilgileri taşıyan fotoğraf katalogları üzerinden teşhis edilmesine itiraz etti.

“Soruşturmanın her safhasında yapılmış hukuksuzluk ve teşhir olayından sonra halen sağlıklı bir teşhis olacağını iddia etmek hukuken, mantıken, vicdanen, hissen, ilmen, fennen, dinen mümkün değildir… Müşteki Ertan Akköprü’ye soruyorsunuz: ‘Katalogda isim, soyisim, rütbe var mıydı?’ O da ‘evet vardı’ diyor. Başkanım bu da yapılan tüm teşhislerin hukuken sakatlandığının kanıtıdır.” [1]

Kurmay Yarbay Köz’ün itirazının merkezinde, teşhis yapılmadan önce oluşmuş olabilecek yönlendirmelerin teşhis sonucuna etkisi bulunuyor. Fotoğraflarla birlikte isim, soyisim ve rütbe bilgilerinin gösterilmesi, teşhisin kişinin bağımsız hafızasına mı yoksa kendisine sunulan bilgilere mi dayandığı sorusunu ortaya çıkarıyor.

Ceza muhakemesinde teşhis işlemlerinin güvenilirliği ve delillerin hukuka uygunluğu, adil yargılanma hakkıyla doğrudan bağlantılıdır.

Basındaki Teşhir: Suçlama Var, Cevap Hakkı Yok

Yarbay Köz, basında hakkında oluşturulan algının ve tarafı olmadığı başka yargılamalarda yer alan değerlendirmelerin kendisine karşı kullanılmasına da itiraz etti.

“Yani basında haksız yere teşhir edildim. Hakkımda bu da gerekçe gösterilerek bilgim dahi olmadan, tarafı dahi olmadığım bir davada aleyhimde hüküm tesis edilmiştir. Ben de hakkımda dayanak gösterilen varsa bilgi ve belgeleri istiyorum fakat sonuç alamıyorum…” [2]

Kurmay Yarbay Köz’ün sözünü ettiği teşhirin en somut örneği, 6 Kasım 2017 tarihinde başlayan Beştepe Jandarma Genel Komutanlığı davasının ilk duruşması öncesinde TRT ekranlarında yayınlanan haberdi. “244 sanıklı Jandarma Genel Komutanlığı davası başladı” başlığıyla kamuoyuna duyurulan yargılama, henüz suçlulukları mahkeme kararıyla kesinleşmemiş askerlerin geniş kitleler önüne çıkarıldığı bir sürecin parçasıydı. Yusuf Köz’ün itirazı, yalnızca görüntülerinin yayınlanmasına değil, bu yayınlar aracılığıyla henüz yargılanmadan topluma suçlu olarak lanse edilmesine yönelikti. TRT üzerinden ulusal kamuoyuna ve uluslararası erişime açık şekilde yayılan bu görüntüler, Köz’ün savunmasında dile getirdiği masumiyet karinesi ihlalinin ve teşhir yoluyla küçük düşürülme eleştirisinin merkezinde bulunuyordu. Böylece mahkeme salonunda henüz hüküm verilmeden, kamuoyu önünde suçluluk algısı oluşturulması meselesi gündeme geliyordu. [8]

Bu anlatımda kamuoyu önünde teşhir edilme ile başka bir dosyadaki değerlendirmelere dayanak oluşturan bilgi ve belgelere ulaşamama sorunları birlikte yer alıyor.

Kurmay Yarbay Köz, duruşmada teşhir ve cevap hakkı meselesini anlatırken geçmişten bir örneğe başvurdu. Uğur Mumcu’nun, Prof. Dr. Mümtaz Soysal’ın 12 Mart döneminde yaşadığı yargılama sürecine ilişkin anlatımını mahkeme salonuna taşıdı:

“O dönem de TRT Sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanmakta olan sanıklar hakkında her türlü yayını yapar buna karşılık suçlanan sanıklara en küçük bir savunma hakkı söz hakkı verilmezdi.” [3]

Köz, bu anlatımın ardından “Ne farkı var bugünden soruyorum.” şeklindeki beyanıyla kendi dönemindeki uygulamaları sorgularken, Uğur Mumcu’nun 21 Ocak 1980 tarihli köşe yazısından aktardığı sözlerle de aynı eleştiriyi tamamlıyordu:

“İstediğiniz insanı suçlayın ancak onlara söz hakkı vermeyin, bu orta çağ hukuk ve adalet anlayışının ete kemiğe bürünüp TRT ekranlarına bağdaş kurması demektir.” [3]

Kurmay Yarbay Köz, geçmişteki yargılamalarla 15 Temmuz sonrasındaki uygulamalar arasında bir karşılaştırma yapıyordu. Suçlamaların kamuoyuna duyurulmasına karşılık suçlanan kişilerin cevaplarının aynı ölçüde görünür olmamasını eleştiriyordu.

“Bir de 15 Temmuz sonrasında halen yaşanmakta olanları bir düşünün. Hangi dönem daha demokratik, hangisi daha adil kararı size bırakıyorum. Yoksa 50 yılda yani yarım asırda bir arpa boyu yol alamamış mıyız kararı siz verin.” [3]

Teşhirin Hukuki Karşılığı: TCK 285/5

Yusuf Köz, basında teşhir edilmesine ilişkin itirazını yalnızca kamu vicdanına yönelik bir eleştiri olarak bırakmadı. Türk Ceza Kanunu’nun 285/5. maddesine dayanarak sorumlular hakkında şikâyetçi olduğunu belirtti.

“TCK madde 285/5 de soruşturma ve kovuşturma evresinde kişilerin suçlu olarak algılanmasına yol açacak şekilde görüntülerin yayınlanması halinde 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezasına hükmü olan maddesi gereğince bu suçu işleyenler hakkında şikayetçiyim ve şikayetimi yeniliyorum.” [4]

Köz’ün bu beyanında, görüntülerin yayımlanmasıyla henüz kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü bulunmayan kişilerin toplum nezdinde suçlu olarak algılanması arasındaki ilişki öne çıkıyor.

Ardından teşhirin kendisi açısından sona ermediğini, farklı aşamalarda devam ettiğini anlattı:

“Maalesef şunu üzülerek belirtmek istiyorum ki 16 Temmuz 2016 günü Jandarma Genel Komutanlığı karargahında başlayan sonrasında Emniyet Genel Müdürlüğü ve cezaevinde de devam eden az önce arz ettiğim basın yayın organları aracılığıyla 6 Kasım 2017 günü tüm dünyaya teşhirle yapılan sistematik hukuksuzluk halen hem de burada mahkeme salonunda da devam etmektedir.” [4]

Bu sözlerle Kurmay Yarbay Köz, gözaltı ve tutukluluk sürecinde yaşadıklarını, basındaki teşhiri ve mahkeme salonundaki uygulamaları birbirini izleyen bir bütün olarak değerlendirdi.

Mahkeme Salonunda Kelepçe: Kaçma Şüphesi mi, Onur Kırıcı Muamele mi?

Yazının merkezindeki hukuka aykırılık, Yarbay Köz’ün duruşma sırasında tuvalet ihtiyacı için salondan çıkarılırken kendisine kelepçe takılmasına yönelik itirazında belirginleşiyor:

“Burada tuvalet ihtiyacım için salonun dışına çıkarken, kaçacağım şüphesi gibi hiçbir mantığın alamayacağı bir gerekçe ile hem de sizin talimatınızla bu kadar insanın da gözlerinin önünde tarafıma kelepçe takılması bana yapılan haysiyet kırıcı bir muameledir. Bu kanunsuz uygulamanın sonlandırılmasına ilişkin talebimi 10.04.2019 günü mahkemenize ilettim fakat hâlen somut bir adım atılmamıştır.” [5]

Kurmay Yarbay Köz, kaçma şüphesinin dayanağını hem yaklaşık bir buçuk yıllık duruşma sürecindeki tutumuna hem de kelepçenin uygulanış biçimine dikkat çekerek sorguladı:

“Duruşmaların başladığı 06.11.2017 tarihinden 08.04.2019 tarihine kadar geçen 17 aylık süre zarfında mahkeme salonundan savuşmak gibi herhangi bir eylemim olmadığı gibi duruşma disiplinini bozucu herhangi bir davranışım da olmamıştır. (…) Tuvalete gidilirken salon içerisinde kelepçe takılmakta, mahkeme salonunun kapısından çıkar çıkmaz da kelepçe çıkarılmaktadır.” [5]

Köz ayrıca tuvaletlerin bulunduğu bölgeye geçişte kilitli demir parmaklıklı kapıların bulunduğunu, alanın jandarma kontrolünde olduğunu ve kameralarla izlendiğini belirtti. Yemek aralarında çok sayıda kişinin aynı güzergâhtan kelepçesiz geçirilmesini de uygulamanın gerekçesiyle bağdaşmayan bir örnek olarak gösterdi:

“Yani bir adam buradan çıkarken kelepçe takılıyor, koluna giriliyor, 100 kişi çıkarken langur lungur gidiyor. Yani şurada bile basit bir muhakemeyle bu gerekçenin ne kadar mesnetsiz olduğu anlaşılıyor.” [5]

Bu anlatımda tartışma, kelepçenin başlı başına varlığından çok, hangi somut güvenlik ihtiyacına dayandığı ve uygulamanın neden yalnızca belirli bir geçiş sırasında devreye sokulduğu üzerinde yoğunlaşıyor. Köz’ün verdiği örnekler, uygulamanın gerekliliği ve ölçülülüğü konusunda mahkemeye yöneltilmiş somut bir itiraz niteliği taşıyor.

Masumiyet Karinesi ve İnsan Onuru

Kurmay Yarbay Köz, kelepçe uygulamasını Anayasa’nın 38. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/2. maddesi ve CMK 191 kapsamında değerlendirdi. Duruşma sırasında kelepçe kullanılmasının kendisinde oluşturduğu kanaati masumiyet karinesiyle ilişkilendirdi:

“Ortada hiçbir gerekçe yokken CMK madde 191’de de açıkça duruşma esnasında kelepçe takılamayacağı belirtilmiş olmasına rağmen tarafıma duruşma esnasında kelepçe takılması, bende mahkeme heyetinin beni suçlu gördüğü ve gelecekte de suç işleyeceğim şeklinde bir kanaatin içerisinde bulunduğu düşüncesini oluşturmaktadır. (…) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/2. fıkrası uyarınca ‘Bir suç ile itham edilen herkes suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır.’” [6]

Köz’ün itirazı bu noktada yalnızca fiziksel bir güvenlik tedbirine değil, yargılama devam ederken sanığa yönelik uygulamanın peşin bir suçluluk görüntüsü oluşturup oluşturmadığına yöneliyor.

Uygulamayı insan onuru açısından da ele alan Köz, onur kırıcı muameleye ilişkin değerlendirmesini kelepçenin hangi ortamda ve kimlerin önünde takıldığına dikkat çekerek sürdürdü:

“Onur kırıcı muamele ve ceza, bireyi başkalarının ya da kendi gözünde küçük düşüren muameledir. (…) Bakın aileler geliyor buraya, herkesin gözü önünde burada kelepçe takılıyor. Kimse yokken bu kelepçe takılmıyor biliyor musunuz niye? Çünkü yapılmak istenen ailelerin gözü önünde kelepçe takmak. Bu müştekilerin gözünün önünde kelepçe takmak.” [7]

Köz, herhangi bir somut gerekliliğe dayanmadığını ileri sürdüğü bu uygulamanın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesinde düzenlenen insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele yasağı bakımından da değerlendirilmesi gerektiğini savundu. Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nun 16. maddesindeki maddi güç kullanımına ilişkin düzenlemeyi de bu bağlamda gündeme getirdi:

“Somut olayda, duruşma esnasında tuvalete giderken kelepçe takılması herhangi bir gerekliliğe dayanmayan tamamen keyfî bir uygulamadır.” [7]

Köz’ün itirazı böylece yalnızca kelepçenin bir güvenlik tedbiri olarak gerekli olup olmadığıyla sınırlı kalmıyor; uygulamanın ölçülülüğü, herkesin gözü önünde gerçekleştirilmesi ve yargılama devam ederken sanığın toplum ve mahkeme salonundaki kişiler nezdinde nasıl konumlandırıldığı sorunlarını da beraberinde getiriyor.

Kurmay Yarbay Yusuf Köz’ün savunmasında basındaki teşhir, fotoğraf kataloglarıyla gerçekleştirilen teşhis ve mahkeme salonundaki kelepçe uygulaması birbirinden bağımsız meseleler değildir. Her biri, hakkında henüz kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü bulunmayan bir kişinin toplumun ve mahkeme salonundaki insanların gözünde nasıl konumlandırıldığı sorusuna bağlanmaktadır.

Teşhirle sakatlandığı belirtilen teşhislerin ardından, mahkeme salonunda herkesin gözü önünde takılan kelepçe de Köz’ün savunmasında aynı zincirin bir başka halkasına dönüşüyor. Böylece tartışma yalnızca sanığa yönelik bir güvenlik uygulamasından çıkıp, masumiyet karinesinin yargılamanın içinde ne ölçüde korunabildiği ve adaletin görünümünün nasıl etkilendiği sorununa kadar uzanıyor.


Kaynaklar

[1], [2], [3], [4], [5], [6], [7] Jandarma Kurmay Yarbay Yusuf Köz’ün 12.02.2020 tarihinde Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen duruşmadaki beyanları.

[8] TRT Haber, “244 sanıklı Jandarma Genel Komutanlığı davası başladı”, 06.11.2017. https://www.trthaber.com/haber/gundem/244-sanikli-jandarma-genel-komutanligi-davasi-basladi-340210.html

Yazarın Tüm Yazıları

SON YAZILAR